FELSEFE TARİHİ VE İSLAM’A YANSIMALARI (29. BÖLÜM: 11 KONU) (2. PARÇA)

FELSEFE TARİHİ VE İSLAM’A YANSIMALARI (2)
(29. Bölüm: 11 Konu)
(Dipnotlar şahsım tarafından eklenmiştir, ana metin Doç. Dr. Hasan Aydın’ın sözel/doğaçlama sunum konuşmalarının şahsım tarafından yazı diliyle yazılmasıdır.)
(1. Parça | 2. Parça | 3. Parça)

 

İÇİNDEKİLER (Sitedeki bu yani 29. bölümün uzun olması dolayısıyla internet sayfasının geç açılacağı gerekçesiyle bu bölümü 3 parçaya bölerek 3 sayfada verdim. Yani bu 3 parçayı oluşturan konular ve bunlardaki dipnotlar birbirleriyle ilişkili ve bağlantılı olarak sırasıyla ilerleyip bir bütünü oluşturmaktadır. Kısacası bu 3 parçadaki konular ve dipnotlar bir bütündür.)

1. PARÇA (Tıkla)
1- Antik Yunan Felsefesinin İslam Düşüncesine ve Düşünürlerine Etkisi
2. PARÇA (Bu sayfa)
2- Klasik İslam Düşüncesinde Tanrı Tasarımları

3- Nihilizmin Modern Versiyonu: Postmodernizm
4- İslam Modernizmi ve Türkiye’deki Yansımaları
5- Antik Yunan’dan İslam Felsefesine Aşk ve Delilik
6- İslam Geleneğinde Bilgi Kuramı
3. PARÇA (Tıkla)
7- Felsefi Antropolojinin Işığında Hz. Muhammed ve Kur’an

8- İslam Dünyasında Felsefenin Krizi ve Aydınlanma Sorunu
9- Laikliğin Felsefi Temelleri
10- Ölüm Korkusu Karşısında Felsefenin Tesellisi
11- Tanrı ve Ahlak İlişkisine Felsefi Bir Yaklaşım
Kaynakça

 

 

SİTE DİZİNİNDEKİ 367. KONU
KLASİK İSLAM DÜŞÜNCESİNDE TANRI TASARIMLARI

İslam’ın Tanrı tasarımı Kur’an ve hadisler temel alınarak kelamcılar, İslam filozofları ve mutasavvıflar tarafından yorumlanmıştır. İslam 8. ve 9. yy.larda Helenistik kültürle karşılacınca Tanrı tasarımlarında farklılıklar oluştu.

Kur’an 23 yılda nazil olmuş bir bildiridir. 23 yıllık metinsel birikim mantıksal bir bütünlük arz etmez. Kur’an’ın doğrudan muhatap olduğu bölge Hicaz’dır. O dönemde Hicaz’da Hristiyanlar, Yahudiler, Hanefiler ve putperestler bulunmaktaydı. Kur’an’ın o dönemdeki bölgenin insanlarına seslenmesi gayet normaldir. Kur’an bölge Tanrılarına eleştiri yapar ama bunu açıklamaz çünkü bölge insanı bunu zaten bilir.

Kur’an’dan önce Hicaz bölgesindeki inançlara bakalım. İslam öncesi Araplar putperestlerdi fakat “Bir” Tanrı’ya inanıyorlardı. Allah onlara göre yüce/üstün bir varlıktı. Ona doğrudan ulaşmak mümkün değildir, aracılar vasıtasıyla ulaşabilinir. Kur’an buna “şirk” der, yani Tanrı’ya ortak koşmaktır. Kur’an’daki şirk açılımı budur. Onlar cinler ve meleklerle Tanrı arasında bir bağ kurmuşlardı.

Hristiyanlar Hz. İsa’ya Tanrı üçüncüsü deyip onu tanrısallaştırmışlardır. Üzeyir ile ilgili Yahudi söylemleri de Hz. İsa gibi Kur’an’da eleştirilmiştir. Böylelikle görülür ki Kur’an’ın muhatap aldığı bir kesim vardır: müşrik Araplar, Yahudiler ve Hristiyanlar. Yine İslam’dan önceki inançlardan Sabiilik de önemlidir. Kur’an onlara, gezegen ve yıldızlara taparlardı, der. Hanefilik Kur’an’da Hz. İbrahim ile ilişkilendirilir. Hanefiliğin ne olduğu, İslam kültürü içerisinde tartışmalıdır. Kur’an’da Hz. İbrahim, gezegen ve yıldızlara taparken siz, geçicisiniz, benim Tanrım bir, denilirken burada Sabiiliğe bir atıf vardır.[88] (Hz. İsa ve Hristiyanlık hakkında[89]) (Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Yahudilik hakkında[90])

Bir de Kur’an’ın eleştiri yaptığı İslam öncesi entelektüeller vardır. Onlar şairlerdi, şiirlerinde Tanrı birdir, her şeyin yaratıcısı odur gibi sözler kullanıyorlardı.[88]

___________________
[88] Hasan Aydın, “Klasik İslam Düşüncesinde Tanrı Tasarımları”, Viacademia, 31 Mayıs 2014, <https://youtu.be/Xb3DW4tUpfI> Erişim: 1-12 Mayıs 2015.
[89] Hz. İsa ve Hristiyanlık hakkında. “İslâmî literatürde hıristiyanlar için Nasrânî (çoğulu nasârâ), Mesîhî (çoğulu Mesîhiyyûn) ve Îsevî, Hıristiyanlık için de Nasrâniyye ve Mesîhiyye adları kullanılmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hıristiyanları ifade eden ve on dört yerde geçen nasârâ kelimesinin menşei ve anlamına dair çeşitli yorumlar vardır. Kelimenin, Hz. Îsâ’nın yardım talebine havârilerin olumlu cevap vermeleri sebebiyle (Âl-i İmrân 3/52; es-Saf 61/14), “yardım etmek” anlamındaki nasr kökünden geldiği veya Hz. Îsâ’nın memleketi olan Nâsıra (Nazareth) şehrine nisbet edildiği belirtilmektedir. Öte yandan Nasoraeanism hareketiyle veya Nazıri denilen, Hz. Yahya’nın da dahil olduğu kendini tanrıya adayan münzevi gruplarla da bağlantı kurulmaktadır. Hz. Îsa’nın Mesîh oluşu sebebiyle hıristiyanlara “ona tâbi olan” anlamında Mesîhî, bizzat Hz. Îsa’ya nisbetle Îsevî de denilmektedir.” (a). “İsa’dan önceki dönemde Essenliler tarikatı, Terapotlar (Şifacılar) adındaki Mısır tarikatının Filistin koludur. Essenliler, Tevrat’ı yazan Levililerin görüşlerini benimsiyorlardı. (Tevrat’a göre Levililer: Mısır ve Orta Doğu’da yaşamış İsrailoğulları’nın 12 kavminden biridir.) Essenliler, Mısır inançlarındaki bilgileri biliyorlardı. Essen ve Terapotlar, eğitimden geçecek kişiye vaftize benzer bir uygulama yapıp alnına haç çizerlerdi. Essenlilere benzer bir diğer örgüt de, Nazarenler idi. Essenliler ve Nazarenler aynı gruptan türeyen benzer örgütlerdir. Nazaren örgütüne veya Nazarenlilere Nasrani, Nasuralar, Nasıralılar, Nasara, Nazara veya Nazarit de denmektedir. İsa ve yanındakiler -Yahudiliğin içinde olup Yahudiliğe aykırı olan- bu örgüte üyeydiler. “Nazarenli İsa” deyimi ile İncil’de geçen “Nasıralı İsa” kavramı Nazaret veya Nasıra adlı kasabayla ilişkili olduğu kadar bahsi geçen örgütle de bağlantılıdır. Terapotlar, Essenliler ve Nazarenler gizli birer örgüt olup Eski-Yeni Ahit ve Hıristiyanlığın doğuşu arasında bir köprü vazifesi gördüler. İlk Hristiyanlara, Hristiyan denmeden önce Nazarenliler denirdi. İncil ve Hristiyanlık bu gizli örgütlerden (daha çok Nazarenlilerden) türemiştir. Nazaren veya Nasrani kelimesi İbranice “Nozrim”den, o da Ahitin Koruyucuları anlamına gelen “Nozrei ha-Brith”ten türemiştir. Mısır’daki “İsis Rahipleri” siyah elbiseler giyerlerdi, Nazarenliler de aynısını yapmıştır; sonrasında Hristiyan din adamları da bunu günümüze kadar taşımıştır. Nazaren (Nasrani) tarikatı, günahlardan arınmak için ritüel banyosu yapardı, bu olgu Hristiyanlık’a vaftiz olarak aktarılmıştır. Bu örgütler Büyücü ve Şifacı olarak biliniyorlardı. Essen kelimesi Suriye lisanındaki şifacı kelimesinden türemiştir. (Ölüdeniz Yazmaları’nın bulunmasıyla Hristiyanlığın Essenilerle benzerliği daha çok artmıştır.) Halüsojen etkisi olan çeşitli bitki ve mantarlarla değişik bilinç seviyelerine ulaşmaya çalışıyorlardı: Bunlar ve çeşitli bitkilerle şifa dağıtıyorlardı. İsa’nın İncil’de insanları iyileştirmesi yani Şifa dağıtması ve/veya ölüleri diriltmesi, körleri-hastaları iyileştirmesi tarzındaki anlatımlar bu büyücülük ve şifacılıkla veya bu gizli örgütlerle alakalıdır. Nitekim İsa’dan önce ve onun zamanında bile hastaları iyileştirebilen insanlar mevcuttu.”. “İncil: Matta (Özet: 2:1,11,19-21 Yusuf; Meryem ve daha küçük bir çocuk olan İsa’yı da alıp,) 2:23 …Nasıra denen kente yerleşti. Bu, peygamberler aracılığıyla bildirilen, “O’na Nasıralı denecektir” sözü yerine gelsin diye oldu. Luka (Özet: 20:20, 22:54 ve 23:4,5 Başkahinler ve halk, tutuklu İsa için vali Pilatus’a) 23:5 … “Yahudiye’nin her tarafında öğretisini yayarak halkı kışkırtıyor; Celile’den başlayıp ta buraya kadar geldi” dediler. Elçilerin İşleri (Özet: 23:18 ve 24:1,22 İleri gelenler tutuklu Pavlus için vali Feliks karşısında şunları söyledi) 24:5 “Biz şunu anladık ki, bu adam dünyanın her yanında bütün Yahudiler arasında kargaşalık çıkaran bir fesatçı ve Nasrani tarikatının elebaşılarından biridir.” 9 Oradaki Yahudiler de anlatılanların doğru olduğunu söyleyerek bu suçlamalara katıldılar. 10 Valinin bir işareti üzerine Pavlus şöyle karşılık verdi… 14 “Sana şunu itiraf edeyim ki, kendilerinin tarikat dedikleri Yol’un bir izleyicisi olarak atalarımızın Tanrısı’na kulluk ediyorum. Kutsal Yasa’da ve peygamberlerin kitaplarında yazılı her şeye inanıyorum.””. (b). “İsa, MÖ 6-4 ve MS 30 yılları arasında Kudüs (İsrail)’de yaşamıştır. Aslında Yeni Ahit’te (İncil’de) anlatıldığı gibi bir İsa’nın yaşadığına dair Yeni Ahit’ten başka hiçbir kanıt ve kaynak yoktur.” (c). “Hristiyanlık’ın oluşumundaki kilit nokta ise, Roma baskısı altındaki İsrail insanlarının bir ayaklanma çıkarmasıdır. Bu ayaklanmanın ele başlarından birisi de Nasıralı İsa’dır. Kudüs’te geçen bu olaya, Roma’yı din ile etkileyebilme veya savuşturma diye de adlandırabiliriz. İsa arkadaşlarıyla (yani 12 havarisi) ile, sık sık ormana çekilip bu ayaklanmayı-örgütlenmeyi hazırlamaya çalıştığı söz konusudur. Zira MÖ 3’te Yahudi bir lider olan Athronges “beklenen” mesih olduğu iddiasında bulunup Romalılara karşı bir isyan başlatır, yakalanarak cezalandırılır. MS 6’da Zealotların lideri olan Celileli Judas; Romalıların vergi toplamasından şikayetçi olanları arkasına alıp -isyanın lideri olarak- bir isyan başlatır ve mesih olduğu iddiasında bulunur, sonra yakalanarak öldürülür. İsa MS 30’da İncil’e göre mesihlik iddiasında bulunmuştur, sonra Romalılar tarafından öldürülmüştür. MS 46’da Theudas, mesihlik iddiasında bulunup Romalılara karşı çıkan isyanın liderliğini yapar, yakalanarak öldürülür. MS 55’te Mısırlı Peygamber Romalılara isyan başlatıp mesihlik iddiasında bulunur, isyan bastırılır, yine MS 55’te Menahem ben Judah mesih olduğu iddiasıyla 2. Agrippa’ya karşı isyan başlatır ve öldürülür. MS 70’te Vespassian, Dositheos, Simon Magus ve MS 114’te Lukuas-Andreas ve MS 131’de Simoen mesih olduklarını iddia ettiler.” (b). “Tynalı Apollonius: İsa ile aynı tarihte yaşamış MÖ 4’te Anadolu Kemerhisar/Tyana’da doğmuş (ö. MS ∼96) ve Anadolu’da yaşamış (Araplar’ın Balinius dediği) Apollonius’un o dönemde yazılmış kayıtlı hayat hikayesi neredeyse İsa’nın hayat hikayesiyle birebir aynıdır. Örneğin: O Apollo tanrısının oğluydu (veya halk ona Tanrı Proteus’un oğlu deyip onu Tanrı gibi sayıyordu, o insan suretindeki bir tanrıydı), halk ona peygamber diyordu, kurtarıcıydı, ünlü bir şifacıydı (aynı zamanda ruhsal terapistti, şunu da belirtmek gerekir ki genç yaşında Pisagorcu gizli ve ökült bir örgüte inisye edilmişti), mucizeleri vardı, sihir ve büyü yapabiliyordu, astronomi ve tıpla ilgileniyordu, karanlık-aydınlık iyilik-kötülük öğretisi vardı, yargılanıp ölüme mahkum edildiği sırada birden ortadan kayboldu ve sonra birçok kişiye göründü (İsa öldükten sonra birçok kişiye o da görünmüştü), İsa gibi büyücülükle suçlandı (onun yaptıkları daha çok tıbbi şifacılıktı), ölüleri diriltti (ama o buna mucize değil de bir doğa olayı dedi, İsa ise Tanrının gücüyle diriltmişti), koca bir kenti salgın hastalıktan kurtardı, cinleri kovuyordu (ruhsal bunalımlı hastaları zapt etmiş olan cinleri “doğasal” yöntemlerle çıkarıyordu, İsa ise tanrının gücüyle kovduğunu söylemişti), İsa’da da olduğu gibi en yakın dostlarından birinin ihanetine uğradı, zindanda bulunduğu sırada bizzat kendisi “ölüp tekrar dirileceğini” söylemiş ve yazmıştır (İsa da ölüp dirileceğini çokca söylemiştir), o pagan tapınaklarını gezdi eleştirdi ve faizcilerle tartıştı (İsa da Yahudi tapınaklarını gezip eleştirmiş ve faizcilerle tartışmıştı). “Yeni Din Yeni Devlet” amacını güden Bizans’ın 1. Konstantin’i ve heyeti Apollonius’un hayatını alıp İsa’ya uydurdu ve Apollonius’un eserleri ve ismi Konstantin ve ardılları -ve de Katolik Kilisesi- tarafından yasaklandı: MS ∼300-1500 tarihleri arasında -tarih sahnesinden silinmiş bir tarzda- yasaklıydı. Günümüzde ona “Hıristiyanlığın Kurucusu” denilmektedir. Apollonius ∼100 yıllık hayatında Atina, Antakya, Babil, Mısır, Hindistan, Efes, Roma’ya gidip buralarda din adamları ve filozoflarla konuşmasına rağmen hiçbir eserinde ve bilinen 81 mektubunda İsa’dan hiç bahsetmemiştir. Apollonius “Hokus Pokus” tarzı büyü/sihir değil tıbbi, astronomik, matematik, simya/kimya, hermetik, ezoterik, alşimist vs. tarzda bir şifa-büyü-sihir’le uğraşıyordu ve bunları Mısır, Hindistan ve Yunanistan gezilerinde öğrenmişti. “Sevgi tüm evrendeki tek ölümsüzlüktür” ana görüşü altında gittiği her yerde sevgiyi anlatan ve yayan Apollonius’un yansıması Yeni Ahit’te İsa’nın “Sevgi” ile özdeşleştirilmesi olarak ifadeleştirilmiştir. Sonuç olarak Apollonius ile İsa’nın hangisinin hangisi olduğunu anlamak neredeyse imkansızdır. Kendilerinin aklından geçirmedikleri halde Kilise birini tanrı yapmış diğerini ise unutturmuştur.” (d). (a) Kürşat Demirci, “HIRİSTİYANLIK” I. Giriş, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1998, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/17/C17015833.pdf> Erişim: 1 Ağustos 2019, Cilt: 17, s. 328. (b) Bu sitedeki yazıma bk. 220. konu. (c) Bu sitedeki yazıma bk. 223. konu. (d) Bu sitedeki yazıma bk. 224. konu.
[90] Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Yahudilik hakkında. “1- Mısır’ın tarih kayıtlarında; ne Hz. İbrahim’e, ne Hz. Yusuf’a ne de Hz. Musa’ya rastlanır!.. 2- Tevrat’ta 400 küsür yıl boyunca Mısır’da köle olarak yaşayan Yahudilerden bahsedilir ama Mısır kayıtlarında bunların izi bile yoktur! 3- Mısır’da bir tane bile Yahudi mezarına rastlanmamıştır, ne bir Yahudi duvar yazısı ne de bir mektup bulunamamıştır! 4- Buradan çıkan sonuca gelecek olursak; İbrahim, Sara, İshak, Rebeka, Yakup gibi Semavi Dinler’deki (Musevilik/Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’daki) kişilikler gerçekte Mısırlı asillerdir. 5- Musa; Mısırlı General Mose (Ra-Messu)’dur. Mose, MÖ 1290 civarlarında 1. Ramses lakabıyla Mısır’ın firavunu olur. Musa’nın halefi Yuşa ise, Mose’nin büyük oğludur. 6- İbrahim ise, Mısır Firavunu Akhenaton’dur!”. ““Hz. İbrahim aslında bir firavundur. Yahudiler aslında Mısırlılardır, Tevrat’ı oluşturan düşünceler de onlara aittir.”: Yahudi kökenli iki Fransız bilim adamı tarafından 20 yıllık süren araştırma sonucu çıkardıkları “Çıkışın Sırrı” adlı kitapta varılan nihai sonuç budur. Bu kitap 2000 yılında; Fransa’da yılın en iyi din kitabı ödülünü almıştır.”. “Akhenaton MÖ 1350’lerde Mısır’ın Firavunu (Başkanı) idi. Mısır’da Tek Tanrıya inanan ilk firavundur ve dünyada ilk olarak Tektanrıcılığı hükümet düzeyinde sistemleştirmeye çalışan kişi kendisidir. Tek Tanrı “Aton” inancını yaymış ve fazlaca taraftar toplamıştır. Ancak ölümünden sonra başa geçen firavun Ai, Çoktanrıcılığı geri getirerek, Tek Tanrı’ya inananları Mısır’dan Filistin-İsrail bölgesine sürmüştür. İşte asıl olay bundan sonra başlar. Çünkü; “Yahudilerin Göçü” olarak adlandırılan olay aslında yaşanmamıştır, gerçek olan Mısırlı Tektanrıcıların sürülmesiyle yaptığı göçtür!.. Mısır’dan kovulanlar, Sazlıklar Denizi’ni (Kızıldeniz’i) aşarak Sina Çölü’nü geçmiştir. Musa’nın Denizi Yarma Efsanesi ise, Musa’dan önceki Mısır Mitolojisi’ndeki “Anadeniz’in Firavun tarafından ikiye açılması” efsanesinden gelmektedir! Filistin’e göç eden Mısırlı bu rahiplere, “Akhenaton’a tapan” anlamına gelen “Yahud” adı verilmiştir. Yahudlar bu bölgede Yahuda Krallığı’nı kurmuşlardır. İşte bu noktada “Yahudi” kavramı oluşmaya başlamıştır. Tevrat’ın Tanrısı Yahve’dir veya Yehova/YHVH’dir. Tevrat’ta ve/veya İbranice’de “Rab/Tanrı” Yahve’dir. Yahve adının “Yahu-Va” olarak Mısır kökenli olabileceği görüşü mevcuttur. Yahve, İbrani alfabesindeki YHVH harflerinden oluşur ve “ben, ben olanım” -veya ben benim- anlamına gelir. Yahve adı İbrani kökenli değildir: Antik Mısır’ın Ölüler Kitabı’nda “Yahu” ışığın ilahıdır ve yine eski Mısır dilinde “va” tek / tek olan anlamına gelir: Yahudiler’in bunları Yahu-Va → Yehova → Yahve olarak türettiği ağır basan görüşlerdendir.”. “Bu bölgede göçten önceki halk ile Mısırlılar birbirine karışarak ilerleyen tarihlerde MÖ 950-450 yılları arasında Tevrat’ı yazarlar. Yani Levili’li halkın (Levi halkının) Mısır inançlarını çalıp Tevrat’a katması durumu söz konusudur. Göçten önceki yerli Levili halkı sonrasında Yahudiliğe dönüşür. Yahudiliğin Tek Tanrı -Yahve/Yehova- inancı aslında Aton dininin bir devamıdır.”. (a). “MÖ 1310 civarlarında yaşamış Mısır Generali Mose (veya Ra-Messu, firavun olduktan sonra 1. Ramses olarak anılır), ilerleyen tarihlerde İsrail-Filistin bölgesinde Hz. Musa’ya dönüşmüştür.”. (b). MÖ 580’lerde (586) Babil Kralı Nabukadnezar, İsrail-Filistin bölgesinde azınlık olarak yaşayan Yahudi halkını Babil’e sürgün etti. Bunlar arasında İsrail/Yahudi bilginleri de bulunuyordu ve bunlar Babil külliyatını öğrendiler. 70 yıl sonra sürgünden kurtulup eskiden yaşadığı bölgeye dönenler burada Tevrat/Torah (ve Tanah)’ın çoğu kısmını yazdılar/uydurdular. “Sonuç olarak Yahudi tarihi aslında, Babil tarihinin Mısır tarihine dönüştürülüp tersyüz edilmesiyle uydurulmuş bir silsileler bütünüdür. Tevrat da bu şekilde yazılmıştır!..” Bir hatırlatma olarak, başlangıçta -ilk başta- Tevrat/Torah yazılıyor ondan sonra da Torah’tan sonraki kısımlar yazılıyor (Torah + sonraki kısımlar = Tanah) (c)(d). (Günümüzdeki İsrail-Filistin ve çevresi eskiden Kenan toprakları olarak isimlendiriliyordu.) “Musevilik’in kutsal kitabı olan Tevrat, Musa tarafından yazılmamıştır! Tevrat kelimesi İbranice olup mânâsı şeriat veya kanundur. Tevrat; MÖ ~950 yıllarında yazılmaya başlanıp, MÖ ~450 yılları arasında tamamlanmıştır. Yazarları Uzman, Rahip gibi kişiler olan “Redaktör”ler yani düzenleyiciler tarafından yazılmış olup, çeşitli kabile efsanelerini ve hikâyelerini ve de gelenekleri konu almaktadır. Bu süreç içerisinde hikâyelerin devamı, yeni eklenen metinler-maddeler ve düzenlenen yazılar şeklinde Redaktörler; Orijinal Tevrat’ı oluşturmuştur.” (“Orijinal Tevrat”). (e). Yahudilerin (İsrail’in) ilk tarihi -ilk olarak- Tanah’ta geçiyor, yazılı başka kaynak yoktur. Tanah’ta geçen olayları/yerleri bulmak adına Mezopotamya ve Filistin’de 19. yy.dan itibaren geniş kapsamlı kazılar yapılmaya başlanıyor. Süregelen bu kazılarda Kadim Mezopotamya ve Kadim Mısır’dan Tanah’a pek çok konunun geçtiği anlaşılmıştır. (d). (a) Bu sitedeki yazıma bk. 202. konu. (b) Bu sitedeki yazıma bk. 203. konu. (c) Bu sitedeki yazıma bk. 209. konu. (d) Bu sitedeki yazıma bk. 329. konu. (e) Bu sitedeki yazıma bk. 210. konu.

 

Kur’an’da Tanrı/Allah tanımlamaları fazlaca geçer. Bunlardan önemli/ilginç olanları şunlardır. Kur’an’da, Tanrı’nın benzeri yoktur, derken buradaki benzer kelimesinin Arapçada bir anlamı da üstün, yani Tanrı diğer tanrılardan üstündür olarak da anlamlandırılabilir. O, yüce tahtın sahibidir, derken arşın sahibidir, demektedir. Kur’an’da Tanrı için kullanılan “Melik” Kral, “Rab” ise Efendi anlamına gelir. O, istediğini zorla yaptırandır yani Cabbar’dır. Yeri geldi mi düşmanlara karşı en iyi tuzak kurandır. O, her şeyi görür ama kendisi görünmez. O, ateş değmese de ışık verecek bir ağaç gibidir. Bu ışık da nurdur. Hayır, şer, iyilik ve kötülük hep ondandır. Kendi istediğini yaratır, dilediğini seçer. Dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. Bir şeyin olmasını istediğinde “Ol” der, hemen oluverir. İnsanı aşamalar halinde yaratmıştır. O, hem görünen hem de görünmeyen evrenlerin Rabbidir. O, yüce tahtın sahibidir. Tahtına oturmuştur. Tahtının ayağı yerleri ve gökleri kapsamıştır. Eli, her elin üzerindedir. Her şeyi tahtından yönetir. Yüksek karar konseyi -Mele-i Âlâ-, kâtipleri, kolluk kuvvetleri, orduları ve elçileri vardır. Ne yana dönerseniz o, oradadır. O, her şeyi kuşatmıştır. Sadece o ebedîdir, onun yüzü dışında her şey yok olmaya mahkûmdur.[91] (Not[92]) (Yüce taht hakkında[93]) (Kur’an’da geçen Rab hakkında[94.1]) (Not[94.2])

___________________
[91] Hasan Aydın, “Klasik İslam…”, ags.
[92] Arapça’daki Lat, el-Lat ve El-latya kelimeleri Akadca metinlerde geçen tanrı El’in dişil hali İlat’tan veya Allatum’dan türemiştir, Herodot’ta Alilat olarak geçer. Arapça’daki İlah kelimesi ise Aramice’deki Elaha (Eloh) kelimesinden türemiştir. Yine Arapça’da İlah kelimesinden el-ilah dildeki yerini almıştır ve en büyük ilah/tanrı anlamına gelen El-İlah ise Arapça’da kolay söylenememesinden ötürü “Allah”a dönüştürülmüştür. Sonuç olarak el-ilah ve Allah kelimeleri El’den türeyen Allat ve Elaha kelimelerinden türemiştir. Bu sitedeki yazıma bk. 258. konu.
[93] ‘Yüce taht’ ve benzeri kavramlar Kur’an’dan önce birçok dini inançta geçmektedir, bazılarına değinelim. Tevrat: Mısır’dan Çıkış: 17:15 Musa bir sunak yaptı, adını “RAB sancağımdır” koydu. 17:16 “Eller Rab’bin tahtına doğru kaldırıldı” dedi, “RAB kuşaklar boyunca Amalekliler’e karşı savaşacak!” (a). Yasa’nın Tekrarı 5:1 Musa… (26:13 Rab’be) şöyle dedi… 26:15 “Kutsal konutundan, göklerden aşağıya bak! Halkın İsrail’i… kutsa.” (b). Sabiiliğin kutsal kitabı Ginza’da en yüce varlık olan Nhura/Tanrı için şu ifade geçer: “…izzetin yüce siması, saltanatında bir ortağı olmayan ve tahtını paylaşacak bir şeriki bulunmayan sonsuz ve görünmez (varlık).” (c). Yeni Ahit (veya İncil): Matta: 23:22 Gök üzerine ant içen, Tanrı’nın tahtı ve tahtta oturanın üzerine ant içmiş olur. (d). Yuhanna’ya Gelen Vahiy: Bölüm 4: 2 O anda Ruh’un etkisinde kalarak gökte bir taht ve tahtta oturan birini gördüm. 3 Tahtta oturanın, yeşim ve kırmızı akik taşına benzer bir görünüşü vardı. Zümrüdü andıran bir gökkuşağı tahtı çevreliyordu. 4 Tahtın çevresinde yirmi dört ayrı taht vardı. Bu tahtlara başlarında altın taçlar olan, beyaz giysilere bürünmüş yirmi dört ihtiyar oturmuştu. 9-11 …yirmi dört ihtiyar tahtta oturanın, sonsuzluklar boyunca yaşayanın önünde yere kapanarak O’na tapınıyorlar. Taçlarını tahtın önüne koyarak şöyle diyorlar: “Rabbimiz ve Tanrımız! Yüceliği, saygıyı, gücü almaya layıksın. Çünkü her şeyi sen yarattın; Hepsi senin isteğinle yaratılıp var oldu.” (e). (a) Bu sitedeki yazıma bk. 331. konu; (b) Bu sitedeki yazıma bk. 218. konu; (c) Bu sitedeki yazıma bk. 273. konu; (d) Bu sitedeki yazıma bk. 336. konu; (e) Bu sitedeki yazıma bk. 342. konu.
[94.1] “İslâm öncesi Arap toplumunda kabile, zenginlik ve şeref gibi şahsî meziyetleri ile tanınan ve kendilerine şeyh, reis, seyyid, emir, melik ve rab adı verilen kişiler tarafından idare ediliyordu.” (a). Rab- sözü Kur’an’da 971 kere geçer (Rab ve buna gelen ekler). “Kur’ân’ın ilk muhataplarının edebiyatında, sahip, ıslah/terbiye eden, efendi/hükümdar, tanrı vb. manaları taşıyan Rab kelimesi, aynı anlamlara paralel surette Kur’ân’da da kullanılmıştır.” (“vb.”yi açacak olursak yetiştiren ve toplayan manaları da dâhil). “Mekke döneminin ilk evrelerinde Rab kelimesinin kavramsal çerçevesi İslam tarafından öngörülen mahiyette değildi. İlk muhataplar bu kelimeyi başka varlıklar, …putlar için de kullanıyorlardı.”. “Kur’ân’ın ilk muhatapları, Rab kelimesini sözlük manası çerçevesinde (sahip, efendi vb.) kullandıkları gibi, tanrı anlamında da, hem hayatlarında belli belirsiz yer verdikleri Allah için hem de O’na ortak koştukları putları için kullanıyorlardı.”. “Kur’ân’da geçen Rab kelimelerinin hemen hepsiyle Allah kastedilmiş, ancak istisna olarak başka varlıklar da adlandırılmıştır.” (Şimdi burada bir parantez açıp -görüşüme göre- şunu söylemek istiyorum: “kastedil(miş)”, acaba gerçekten de bu mu kastedil(miş)? Çünkü o dönemlerde -ve o bölgelerde- herkes -veya çoğunluk- inandığı tanrısına veya inandığı tek tanrısına veya tanrıya veya tanrılara Rab diyordu, şimdi bu bağlamda Kur’an’daki Rab hangi Rab!..). Rab- sözü Kur’an’da “…884’ü değişik kiplerde zamirlere, 80 tanesi çeşitli isimlere izâfe edilerek yer almıştır.”, “Değişik kiplerde zamirlere muzâf olarak yer alanlar şu şekildedir: 242 kere “senin Rabbin”, 151 yerde “sizin Rabbiniz”, 125 defa “onların Rabbi”, 111 kere “bizim Rabbimiz”, 100 yerde “benim Rabbim”, 85 yerde “onun Rabbi”, 67 yerde mahzûf nefs-i mütekellim yâ’sına muzâf olarak “Rabbim” ve 3 yerde “o ikisinin Rabbi”.”, “Değişik isimlere muzâf kılınarak kullanılanlar şöyledir: 42 yerde “âlemlerin Rabbi”, 11 yerde “göklerin ve yerin Rabbi”, 5 yerde “arşın Rabbi”, 3 yerde “önceki atalarınızın Rabbi”, 3 yerde “Musa ve Harun’un Rabbi”, 2 yerde  “doğu ve batının Rabbi”, 2 yerde “yedi kat göğün Rabbi”, 1 yerde “yerin Rabbi”, 1 yerde “insanların Rabbi”, 1 yerde “sabahın Rabbi”, 1 yerde “Kâ‘be’nin Rabbi”, 1 yerde “doğu ve batıların Rabbi”, 1 yerde “iki doğunun Rabbi”, 1 yerde “iki batının Rabbi”, 1 yerde “Şi’râ yıldızının Rabbi”, 1 yerde “izzetin Rabbi”, 1 yerde “doğuların Rabbi”, 1 yerde “Mekke’nin Rabbi” ve 1 yerde “her şeyin Rabbi”.”. (Görüşüme göre, şimdi burada, neden Kur’an’da bütünsel Rab anlatımı daha az geçerken, bölgesel Rab anlatımı daha çok geçiyor! Benim, senin, onun, bizim, sizin ve onların Rabbi; Kabe’nin, Şi’ra yıldızının ve Mekke’nin Rabbi!) Kur’an’da Rab- sözü Mekke’de nüzul olan ayetlerde 806, Medine’de nüzul olan ayetlerde ise 165 defa geçer (sebeb-i nüzul). Mekke döneminde Kur’an’ın oluşmasının ilk 6 yılında Kur’an’da neredeyse tamamen Allah yerine Rab kullanılmıştır. (Görüşüme göre, şimdi ben karşıma bir Yahudi, bir Hristiyan ve bir tane de Müslüman alsam ve onlara desem ki “Tanrı çok güzel”, bu hangi Tanrı olacak, yani Yahudilerin -Tevrat’ın- Tanrı’sı olan Yahve mi, Hristiyanların -İncil’in- Tanrı’sı olan Elohi mi, yoksa Müslümanların -Kur’an’ın- Tanrı’sı olan Allah mı; veya iki tane cahiliye Arabı alsam ve aynısı desem onlar demez mi, -Mekke’de Hz. Muhammed’den önce ve Hz. Muhammed zamanında bilinen- Tanrı Hubal mı, yoksa Tanrı el-İlahi (ellah) mi, diye!..) Hz. Muhammed’den önce de onun zamanında da Mekke’de “Allah” biliniyordu. Yine o zamanlarda kölelerin efendilerine/sahiplerine Rab de denilebiliyordu. “Kur’ân’daki Rab kelimelerinin muhataba ait zamirlere muzâf kılınmasında üslup açısından şöyle bir fayda düşünülebilir: Muhatap kendisini ilgilendiren ve benliğiyle alakalı bulunan şeylere ilgi duyar. Bu sebeple kendisiyle doğrudan alakalı ifadeler onun üzerinde daha etkili olur. Örneğin, “Ey insanlar Rabbinize kulluk edin” (Bakara 21) ifadesi ile “Ey insanlar Allah’a kulluk edin” ifadesi muhatap üzerindeki etki bakımından farklıdır. İlk ifadede, muhatap kendisini ilgili göreceği için, söze kulak vermesi ve gereğince davranması ikincisine göre daha çok ihtimallidir.”, yine “…Rabbi onu görüyordu. (İnşikak 15)” vs. (Görüşüme göre, ki zaten burada da belirtildiği üzere, muhatabın -çevredeki insanların- Rab ile anlayacağı şey “Her neye inanıyorsanız o çok güzel.”, “Yüceniz için iyi şeyler yapın.”, “Yaratıcı çok güzel.” vs. gibi bir genel anlam oluşuyor, ki zaten muhatapta bunun üzerine şunu demez mi: “Ee! Zaten öyle!”.). “Gerçekten Sebe’ halkına, oturdukları diyarda bir ibret dersi vardı. Onların meskenleri sağdan soldan iki bahçe ile çevrili idi. (Peygamberleri Sebe’ halkına dedi ki:) “Rabbinizin nimetlerinden yiyiniz, içiniz, O’na şükrediniz. Ne hoş bir diyar! Ne bağışlayıcı bir Rab!” (Sebe’ 15)”. Yusuf suresinde geçen Rab ile ilgili görüşlerde farklılıklar vardır: Bazı alimler bu surede geçen Rab ile ilgili bazı -az- ayetlerin Mısır firavununu kastettiğini, bunun dışında diğerlerinin -çoğunun- Rab ile Allah’ı kastettiğini, bazı alimler ise çoğunda Mısır firavununu kastettiğini, bazı alimler ise hepsinde Mısır firavununu kastettiğini söylerler. Yusuf suresine bakalım. (b). Yusuf 23: Elmalılı Hamdi Yazır: Derken, evinde bulunduğu hanım, onun nefsinden murad alıp yararlanmak istedi. Kapıları kilitledi ve «Haydi beri gel!» dedi. Yusuf: «Allah’a sığınırım! Muhakkak ki, o (kocan), benim efendim, bana çok güzel baktı. Doğrusu zalimler hiç iflah olmazlar» dedi. Edip Yüksel: Evinde bulunduğu kadın onu baştan çıkarmak istedi, kapıları kilitledi ve: “Tümüyle sana aidim” dedi. Dedi ki: “ALLAH’a sığınırım. O benim efendimdir (Efendimdir), ki bana iyi bir yer verdi. Zalimler başarmaz.”. Diyanet İşleri: (…) O ise, “Allah’a sığınırım, çünkü o (kocan) benim efendimdir, bana iyi baktı. Şüphesiz zalimler kurtuluşa eremezler” dedi. Ali Bulaç: (…) (Yusuf) Dedi ki: “Allah’a sığınırım. Çünkü o benim Efendimdir, yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa ermez.” [Elimdeki -Bakış Yayınları, cep boy, ss. 416- A. Bulaç’ın hazırladığı “Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı” adlı mealde -ilgili ayetin altına- Bulaç şu dipnotu düşmüş: “Burdaki ‘o’ zamiri genellikle evin sahibi ve kadının kocasına işaret kabul edilir. Ne var ki Yusuf’un bununla Allah’ı kasdettiğini söyleyenler de vardır. Bu durumda meal şöyle olur: ‘Çünkü O, benim Rabbim’dir…'”. Ayrıca, -(Yusuf) “Allah’a sığınırım” dedi “çünkü o benim efendimdir…”- olarak, Bulaç bendeki mealinde “Efendim”deki “e”yi küçük almış, internette her yerde dolaşan mealinde büyük almış, ilginç. Şimdi kaldığımız yerden devam.]. Abdullah Parlıyan: “Öyle birşey yapmaktan Allah’a sığınırım” diye karşılık verdi. Çünkü O Allah benim Rabbimdir, yerimi güzel ayarlamıştır. Veya senin kocan benim efendimdir, bana çok iyi baktı, ben O’nun iyiliğine karşı hainlik yapamam. (…). Ahmet Varol: ‘Allah’a sığınırım. Doğrusu o benim Rabbimdir. Bana iyi baktı. (…). İskender Ali Mihr: (…) O (Yusuf da) şöyle dedi: “Allah’a sığınırım. O benim Rabbimdir. Benim yerleşme yerimi en güzel şekilde yaptı. (…)”. Kadri Çelik: (…) Yusuf, “Allah’a sığınırım. Çünkü o (Allah) benim Rabbimdir, yerimi güzel kılmıştır. (…). Sadık Türkmen: (…) “Allah’a sığınırım! Benim Rabbim bana çok iyilikte bulundu. (…). Seyyid Kutub: (…) Fakat Yusuf, «Allah korusun! Rabbim bana güvenli bir barınak sağladı; (…). (c). Yusuf 24: E. H. Yazır: O hanım, ona gerçekten niyeti bozmuştu. Eğer Rabbinin burhanını görmese idi. Yusuf da ona özenip gitmişti. (…). E. Yüksel: Kadın onu çok arzulamıştı, efendisinin (rabbinin) işaretini görmeseydi o da onu çok arzulamıştı. (…). D. İşleri: (…) Eğer Rabbinin delilini görmemiş olsaydı, Yûsuf da ona istek duyacaktı. (…). A. Bulaç: …-eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) kesin kanıt (burhan)ını görmeseydi- o da (Yusuf da) onu arzulamıştı. (…). (d). Yusuf 33: E. H. Yazır: Yusuf dedi ki: «Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Eğer sen, bu kadınların tuzaklarını benden uzak tutmazsan, ben onların tuzağına düşerim ve cahillik edenlerden olurum». E. Yüksel: “Efendim, hapishane, onların beni çağırdığı şeyden daha iyidir. Planlarını benden savmazsan onlara meyledip cahillerden olurum” dedi. D. İşleri: Yûsuf, “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettiği şeyden daha sevimlidir. Onların tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum” dedi. A. Bulaç: (Yusuf) Dedi ki: “Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum.”. (e). Yusuf 41: (Burada konuşan yine Yusuf): E. H. Yazır: «Ey benim zindan arkadaşlarım! Biriniz efendisine yine şarap sunacak. Diğeri de asılacak, kuşlar başından yiyecekler. İşte öğrenmek istediğiniz iş böylece halloldu.». E. Yüksel: “Hapishane arkadaşlarım, biriniz efendisine (rabbine) şarap sunacak, diğeriniz ise çarmıha gerilecek ve kuşlar onun başından yiyecek. Sorduğunuz iş çözülmüştür.”. D. İşleri: “…(Rüyanızın yorumuna gelince,) biriniz efendisine şarap sunacak…”. A Bulaç: “…ikinizden biri efendisine şarap içirecek…”. Ahmed Hulusi: “…İkinizden biri (zindandan kurtulup) Rabbine şarap sunacak!…”. (f). Yusuf 42: E. H. Yazır: Yusuf, hapisten kurtulacağına inandığı o ikiden birine dedi ki: «Beni efendinin yanında an». (Benden söz et ki, beni kurtarsın). Fakat Şeytan, ona, efendisinin yanında anmayı unutturdu. Bu yüzden Yusuf, daha yıllarca zindanda kaldı. E. Yüksel: O ikisinden, kurtulacağını öngördüğü kimseye, “Beni efendinin (rabbinin) yanında an” dedi. Efendini (rabbini) anmayı/andırmayı sapkın ona unutturunca hapiste birkaç yıl daha kaldı. D. İşleri: …”Efendinin yanında beni an”, dedi. Fakat şeytan onu efendisine hatırlatmayı unutturdu… A. Bulaç: …”Efendinin katında beni hatırla.” (…). (g). Yusuf 50: Yusuf Ali (İngilizce) (vurgulamak istediğim yerleri büyük yaptım): So the KING said: “Bring ye him unto me.” But when the messenger came to him, (Joseph) said: “Go thou back to thy LORD, and ask him, ´What is the state of mind of the ladies who cut their hands´? For my LORD is certainly well aware of their snare.”. Arapça: وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ ۖ فَلَمَّا جَاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ إِلَىٰ رَبِّكَ فَاسْأَلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ اللَّاتِي قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ ۚ إِنَّ رَبِّي بِكَيْدِهِنَّ عَلِيمٌ Arapçanın dille okunuşu (vurgulamak istediğim yerleri büyük yaptım): Ve kalel MELİKü’tunı bih fe lemma caehür rasulü kalercı’ila RABbike fes’elhü ma balün nisvetillatı katta’ne eydiyehünn inne RABbı bi keydihinne alım. (Rab = Melik = Hükümdar = Kral = King = Firavun: Aşağıdaki “(l)” harfinden sonra gelen cümleye bk.) E. H. Yazır: O hükümdar «Onu bana getirin» dedi. Emir üzerine Yusuf’a gönderilen adam yanına gelince, Yusuf ona dedi ki: «Haydi efendine geri dön de, ona sor bakalım, o ellerini kesen kadınların maksatları ne imiş? Hiç şüphe yok ki, Rabbim, onların oyunlarını çok iyi bilir.». E. Yüksel: Kral, “Onu bana getirin” dedi. Elçi ona gidince, “Efendine (rabbine) dön ve parmaklarını kesen kadınların durumunu ondan sor. Kuşkusuz benim Efendim, onların entrikalarını bilir” dedi. D. İşleri: Kral, “Onu bana getirin” dedi. Elçi, Yûsuf’a gelince (Yûsuf) dedi ki: “Efendine dön de, ellerini kesen o kadınların derdi ne idi, diye sor. Şüphesiz Rabbim onların hilesini hakkıyla bilendir.”. A. Bulaç: Hükümdar dedi ki: “Onu bana getirin.” Ona elçi geldiğinde (Yusuf:) “Efendine (Rabbine) dön de ona sor: “Ellerini kesen o kadınların durumu neydi? Doğrusu benim Rabbim, onların hileli düzenlerini gerçekten bilendir.” [Yine elimdeki Bulaç mealinde parantez içinde (Rabbine) yazmıyor, ilginç.]. Muhammed Esed: …(Yusuf:) “Efendinize gidin ve ondan (önce) ellerini kesen kadınlar hakkındaki gerçeği (ortaya çıkarmasını) isteyin; çünkü, Rabbim onların oyunlarını/tuzaklarını bütün gerçeğiyle bilmektedir!”. Süleyman Ateş: …(Yûsuf): “Efendine dön de ona sor, ellerini kesen o kadınların maksadı neydi? (Bunu ortaya çıkarsın). Şüphesiz Rabbim, onların tuzaklarını biliyor”, dedi. A. Hulusi: Melîk dedi ki: “Onu (Yusuf’u) bana getirin!”… Ne zaman ki Ona (Yusuf’a) rasûl (elçi) geldi, (Yusuf o rasûle): “Rabbine (efendine) dön… Ona, ‘Ellerini kesen kadınların hâli ne idi?’ diye sor… Muhakkak ki Rabbim, onların tuzaklarını Aliym’dir.” (burada üç noktalar orijinalde vardı). Suat Yıldırım: …Yusuf: “Sen önce dönüp efendine de ki: “O ellerini kesen kadınların meselesi neydi, kendisine soruver. Zaten benim efendim, o kadınların fendini pek iyi bilir.”. (h). Yusuf 53: (Konuşan yine Yusuf): D. İşleri: “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi. E. Yüksel: “Suçsuz olduğumu ileri sürmüyorum. Kuşkusuz, kişi kötülüğe eğilimlidir. Ben ancak Efendimin merhametini umuyorum; Efendim Bağışlayandır, Rahimdir.”. Y. Ali (İng.): “Nor do I absolve my own self (of blame): the (human) soul is certainly prone to evil, unless MY LORD do bestow His Mercy: but surely MY LORD is Oft-forgiving, Most Merciful.”. (i). Yusuf 98: (Yusuf’un babası Yakup ve kardeşleri Mısır’dayken, kardeşleri devlet yöneticisi olan Yusuf’a önceden suç unsuru olan kötülükler/yanlışlar yaptığından, Yakup da onlar için -Yusuf’un kardeşleri için- -onları koruyabilmek adına- -onların Mısır’da rahat yaşayabilmesi adına- şunu söylüyor:) D. İşleri: Yakub, “Rabbimden sizin bağışlanmanızı dileyeceğim. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi. E. Yüksel: Dedi ki: “Sizin için Efendimden bağışlanma dileyeceğim; O, Bağışlayandır, Rahimdir.”. (j). Yusuf 100: D. İşleri: …Rabbim beni zindandan çıkararak… E. Yüksel: (…) Efendim… beni hapishaneden çıkararak… (k). Yusuf 101: A. Bulaç: “Rabbim, Sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin… E. Yüksel: “Efendim, sen bana hükümranlık verdin… Harun Yıldırım: “Rabbim, sen bana mülkten verdin… S. Ateş: “Rabbim, bana bir parça mülk verdin… Yaşar Nuri Öztürk: “Rabbim, sen bana mülk ve saltanattan bir nasip verdin. (…). Y. Ali (İng.): O MY LORD! Thou hast indeed bestowed on me some power… Arapça: … رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ Arapçanın dilde okunuşu: RABbi kad ateytenı minel mülki… (l). Melik sözü Kur’an’da 118 kere geçer, sahip ve hükümdar anlamlarına gelir veya daha doğru bir ifadeyle Rab sözü ile aynı anlama gelir (b). (a) Eyüp Kurt, “Raşid Halifeler Dönemi Yönetim Anlayışına Kaynaklık Etmesi Açısından Cahiliye Dönemi”, EKEV Akademi Dergisi, Yıl: 16, Sayı: 53, Güz 2012, <http://isamveri.org/pdfdrg/D01777/2012_53/2012_53_KURTE.pdf> Erişim: 8 Temmuz 2019, s. 296; (b) Aydın Temizer, “Kur’ân’da “Rab” Kavramı Üzerine Semantik Bir Analiz”, Marmara Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 44, Bahar 2013, <https://dergipark.org.tr/download/article-file/162831> s. 39-51, 53, 54; (c) Kur’an Ayetleri, <https://www.kuranayetleri.net/yusuf-suresi/ayet-23>; (d) <https://www.kuranayetleri.net/yusuf-suresi/ayet-24>; (e) <https://www.kuranayetleri.net/yusuf-suresi/ayet-33>; (f) <https://www.kuranayetleri.net/yusuf-suresi/ayet-41>; (g) <https://www.kuranayetleri.net/yusuf-suresi/ayet-42>; (h) <https://www.kuranayetleri.net/yusuf-suresi/ayet-50>; (i) <https://www.kuranayetleri.net/yusuf-suresi/ayet-53>; (j) <https://www.kuranayetleri.net/yusuf-suresi/ali-bulac-meali>, <https://www.kuranayetleri.net/yusuf-suresi/ayet-98>; (k) <https://www.kuranayetleri.net/yusuf-suresi/ayet-100>; (l) <https://www.kuranayetleri.net/yusuf-suresi/ayet-101>; Erişimler: 8-9 Temmuz 2019.
[94.2] “O, ateş değmese de ışık verecek bir ağaç gibidir. Bu ışık da nurdur.”: Bu sözler için şunlara değinelim. Tevrat’tan önce Antik Mezopotamya (Sümer, Babil vs.) külliyatı içerisindeki Tammuz -veya Marduk- tanrısının kutsal veya sembol ağacı “Tree of Life”tır yani yaşamın, bilgeliğin, sonsuzluğun, ölümsüzlüğün, cennetin ağacıdır (Yaşam/Hayat Ağacı) (a). Görüşüme göre bu Hayat Ağacı; Tevrat, İncil ve Kur’an’da geçen “ağaç” kavramının kökenidir (b). Zerdüştlük’te -veya Mazdeizm’de- Zerdüşt için şu ifade geçer: “O gökte doğdu ve yere indi. Parıl parıl nur içinde parlıyordu.”. İncil: Yuhanna’ya Gelen Vahiy -veya Vahiy-: (Özet: -bölüm 1’den- 1,2,3,10-13,17,18 İsa öldükten sonra İsa’dan vahiy alan Yuhanna, İsa’yı gördüğünde şunu diyor:) 1:16 … Yüzü bütün gücüyle parlayan güneş gibiydi. (c). (a) Bu sitedeki yazılarıma bk. 128, 130, 131 ve 151. konu; (b) Bu ve daha fazlası için bu sitedeki yazılarıma bk. 149 ve 151. konu; (c) Bu sitedeki yazı(ları)ma bk. 272. konu -veya bk. 342. konu-.

 

Kur’an Tanrı’yı anlatırken o bölgedeki insanların kültürünü dikkate almıştır. İslam içinde oluşturulmuş Esma-ül Hüsna’da Tanrı’nın 99 ismi geçer. Bu tanımlarda Tanrı hem cezalandırıcı hem de sevgi verici olarak anlatılır, hem serbest bırakıcıdır hem de zorla yaptırır. Bu tanımlardan/isimlerden, o, intikam alandır; o, çokça şükredendir; o, inanandır, anlatımları ilginçtir. Kur’an’da yine, kâfirlerin düşmanı, yaratanların en iyisi, hesapları seri şekilde gören, tuzak kuranların en hayırlısı, ölüleri dirilten, intikam alan gibi onu anlatan tanımlamalar bulunur. Bunlar sıradan bir krala verilebilecek değerler gibi görünebilir.

Halil Hacımüftüoğlu, Ankara İlahiyat Fakültesi’nde doktora yapmıştır. Doktora tezinin adı “Kral Tanrı: Allah’ın Krallığı”dır. Yüksek lisans tezinin adı da “Türkçe Kur’an Tercümelerinde Metod Sorunu”dur. Müftüoğlu “Kral Tanrı: Allah’ın Krallığı” adlı kitabında şunları söyler: Özetle, Kur’an’a göre Allah evrenin ve insanın sahibi, efendisi, kralı, hamisidir. Göklerin ötesinde bulunan bir tahta sahiptir ve tahtın elleri, ayakları, kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Krallığına hiç kimseyi kabul etmez ve ortağı yoktur. Bu gerçek kralın, yakın bir mahiyeti, yüksek konseyi, kulları, hizmetkârları, köleleri, kâtipleri, askerleri ve orduları bulunmaktadır. Töre-kural koyucudur. Evreni töresiyle idare eder. İnsanlar onun yeryüzündeki ardılıdır. Allah, bulutların gölgelerinin ardından gelerek insana mesaj ulaştırmak için yeryüzüne inmez, önceden elçiler/haberciler seçer, bu elçiler de diğer elçilerden aldıkları buyrukları, mektupları, fermanları kitap olarak onun adına insanlara iletir.⋅ Kur’an’da Tanrı bir kral gibi tasvirlenmektedir. Allah’ın Krallığı motifi Tevrat’ta uzun uzun, açık bir şekilde anlatılır. Tevrat, İncil ve Kur’an’daki bu motif ete kemiğe bürünen bir Tanrı’dır.[95] (Not[96])

Yine Kur’an’da onun için, yanda olma, iki elinin arasında olma, göz ve ayağının olması, gelmesi-gitmesi, oturması, doğrudan konuşması, insanla sözleşmesi, yemin etmesi, kıyamet günü 8 meleğin onu ve tahtını taşıması gibi, insan gibi, nitelendirmeler söz konusudur. Ayrıca sahih hadis kitaplarında Tanrı’nın boy uzunluğunun ve şeklinin anlatılması mevcuttur.[95] (Doğrudan konuşma[97] ve (Hz. Musa[98])

___________________
[95] Hasan Aydın, “Klasik İslam…”, ags.
[96] Kur’an’ın gerçek çevirisi Hacımüftüoğlu’na göre budur. (Doktora tezi ile kitabı aynıdır).
[97] Doğrudan konuşmaya örnek olarak şunlar verilebilir. Kur’an: Araf: 12- (Allah) Dedi: ‘Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?’; 24- (Allah) Dedi ki: ‘Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır.’ (a); Mümin: 60- Rabbiniz dedi ki: ‘Bana dua edin, size icabet edeyim.’ (b); Taha: 10- Hani bir ateş görmüştü de, ailesine şöyle demişti: ‘Durun, bir ateş gördüm; umulur ki size ondan bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol-gösterici bulurum.’ 11- Nitekim ona gidince, kendisine seslenildi: ‘Ey Musa.’ 17- ‘Sağ elindeki nedir ey Musa?’ 18- Dedi ki: ‘O, benim asamdır; ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim, onda benim için daha başka yararlar da var.’ 19- Dedi ki: ‘Onu at, ey Musa.’ 20- Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş). 21- Dedi ki: ‘Onu al ve korkma, biz onu ilk durumuna çevireceğiz.’ 25- Dedi ki: ‘Rabbim, benim göğsümü aç.’ 26- ‘İşimi kolaylaştır.’ (c); Kasas: 29- Böylelikle Musa, süreyi tamamlayıp ailesiyle birlikte yola koyulunca, Tur tarafında bir ateş gördü. Ailesine: ‘Durun, gerçekten bir ateş gördüm; umarım ondan ya bir haber ya da ısınmanız için bir kor parçası getiririm.’ dedi. 30- Derken oraya geldiğinde, o kutlu yerdeki vadinin sağ yanında olan bir ağaçtan: ‘Ey Musa, Alemlerin Rabbi olan Allah benim;’ diye seslenildi. 31- ‘Asanı bırak.’ (Attıktan hemen sonra) onun şimdi bir yılan gibi hareket ettiğini görünce, arkasına dönüp bakmaksızın kaçmaya başladı. ‘Ey Musa, dön ve korkma. Şüphesiz güvendesin.’ 32- ‘Elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz çıksın. Ve (her türlü) dehşetten yana kanatlarını kendine doğru çek. İşte bunlar, senin Rabbinden Firavun ve önde gelen adamlarına iki kesin-kanıt (mucize)dır. Gerçekten onlar, fasık bir topluluktur.’ 33- Dedi ki: ‘Rabbim, gerçekten onlardan bir kişi öldürdüm, beni öldürmelerinden korkuyorum.’ (d). (a) Bu sitedeki yazılarıma bk. 348. konu; (b) bk. 354. konu; (c) bk. 350. konu; (d) bk. 352. konu.
[98] Hz. Musa hakkında 90. dipnota bakınız.

 

İslam kuzeye yayılmadan önce Hicaz’da çeşitli akımlar oluşmuştur. Bunlar ilk mezhepler olarak Müşebbihe-Mücessime ve Selefiye fırkalarıdır. Müşebbihe/Mücessime, Allah’ı varlığa / bir cisme / insana benzetir. Selefiye’nin önderi Ahmed bin Hanbel’dir, o şöyle der: Tanrı’nın eli ve yüzü yok derseniz, küfre girersiniz; Tanrı her yerde değil, Kur’an diliyle arşının üzerindedir. Bu gelenekler 7. ve 8. yy.da da devam etmiştir ve Tanrı’yı benzetme modeli uygulanmıştır. İslam kuzeye yayılmadan -imparatorluk düzeyine erişmeden- önce yani 9. yy ve öncesinde, felsefe İslam’a girmeden önceki gelenekler bunlardı. Tanrı’nın soyutlaşması ise 9. yy. ve sonrasında “Antik Yunan Felsefesi”nin İslam’a girmesiyle birlikte Mutezile -yani kelamcılar/Sünniler- ve türevleri sayesinde olmuştur. İslam’ın imparatorluk sürecinde Müslümanların hocaları, Helenistik kültürden gelen Hristiyan hocalardır. Mutezile ekolü, felsefe kitaplarını okurlardı ve İslam’da ilk kader tartışmasını da bunlar başlatmıştır. Mutezile “özgür irade vardır” kabulünü Hristiyanlardan edinmiş gibi gözükmektedir. Mutezile elit/entelektüel bir ekoldür. Öncesindeki “insan Tanrı” motifini, Mutezile, -tamamen- “soyut Tanrı” motifine dönüştürmüştür. Yanı sıra üstte anlatılan Tanrı’nın sıfatlarını da soyutlaştırmışlardır. Onlara göre Tanrı kötülük yapamaz: O, en iyiyi yapmak zorundadır.[99] (Fırka vd.[100]) (Müşebbihe-Mücessime, Selefiyye vd.[101]) (Ahmed bin Hanbel vd.[102]) (“Elit”[103])

Negatif teoloji, Tanrı’nın olumsuzlama yoluyla anlatılmasıdır. Tanrı; görünmez, konuşmaz, hiçbir şeye benzemez, mekânsızdır, zamansızdır ve benzeri. Bu anlatım İslam’dan önce gerek felsefe külliyatında gerekse de Hristiyanlıkta vardı. Mutezile ekolü de bunu savunur.[99]

___________________
[99] Hasan Aydın, “Klasik İslam…”, ags.
[100] Fırka: “Fırka kelimesi (çoğulu fırak) sözlükte “ayırmak, bölmek; açıklayıp hükme bağlamak” mânalarına gelen fark kökünden isim olup insanlar arasından ayrılmış belli bir grup ve topluluğu ifade eder. Terim olarak, İslâm fikir tarihinde kendilerine has siyasî düşünce veya itikadî telakkilere sahip bulunan gruplar için “siyasî akım” (bir nevi parti) ve “itikadî mezhep” anlamında kullanılmıştır.” (a). “İtikat”: “is. (i:tika:dı) din b. 1. İnanma, inan. 2. İnanç.” (b); İtikad: “Sözlükte “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak” anlamındaki emn (emân) kökünden türeyen îmân “güven duygusu içinde tasdik etmek, inanmak” demektir. “Sağlamlaştırmak, kesin karar vermek, tasdik etmek” mânasındaki akd kökünden türeyen i‘tikād da “iman” karşılığında kullanılır.” (c). (a) Bekir Topaloğlu, “FIRKA”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1996, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/13/C13004663.pdf> Cilt: 13, s. 35; (b) TDK, ags., “İtikat”, Güncel Türkçe Sözlük; (c) Mustafa Sinanoğlu, “İMAN”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2000, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/22/C22016424.pdf> Cilt: 22, s. 212; Erişimler: 4 Haziran 2019.
[101] Müşebbihe: “Sözlükte “benzetmek” anlamındaki teşbîh kökünden türeyen müşebbihe kelimesi “benzetenler” demektir. Terim olarak Allah’ı yaratıklara veya yaratıkları Allah’a benzeten yahut bu sonuçları doğurduğu ileri sürülen inançları benimseyenleri ifade eder.” (a). Mücessime: “Allah’ı cisim olarak düşünenleri veya O’na cismanî özellikler nisbet edenleri ifade eden bir terim.”. “Sözlükte “gövdesi büyük olmak” anlamındaki cesâme kökünden isim olan cism “insan, hayvan vb.nin maddî varlığını oluşturan şey, ceset, beden” demektir. Aynı kökten türeyen tecsîm “bir şeyi cisim olarak düşünmek, onun üç boyutlu olduğunu kabul etmek” mânasına gelir. Buna göre mücessime tecsîm görüşünü benimseyen grup veya kişileri ifade eder.”. “Müstakil bir fırkayı belirtmekten ziyade çeşitli gruplar içinde tecsîme dayalı anlayışları kabul edenleri niteleyen mücessime, bazı kelâm ve mezhepler tarihi kaynaklarında “müşebbihe” terimiyle eş anlamlı gibi kullanılmıştır.” (b). Selefiyye: “İtikadî konularda Kur’an ve Sünnet’in lafzına bağlı olan ve te’vili kabul etmeyen ekol.” (c) (sünnet için 102., lafız için 105. dipnota bk.). Tevil: “Naslarda yer alan bir lafza taşıdığı muhtemel mânalardan birini tercih edip yükleme anlamında terim.” (d) (nas için 105. dipnota bk.). (a) Yusuf Şevki Yavuz, “MÜŞEBBİHE”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2006, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/32/C32010464.pdf> Cilt: 32, s. 156; (b) İlyas Üzüm, “MÜCESSİME”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2006, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/31/C31010257.pdf> Cilt: 31, s. 449; Erişimler: 4 Haziran 2019. (c) M. Sait Özervarlı, “SELEFİYYE”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2009, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/36/C36011967.pdf> Cilt: 36, s. 399; (d) Yusuf Şevki Yavuz, “TE’VİL”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2012, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/41/C41016250.pdf> Cilt: 41, s. 27; Erişimler: 5 Haziran 2019.
[102] Ahmed b. Hanbel: Ms 780-855, Irak, Arap (a). “Hanbelî mezhebinin imamı, muhaddis, fakih.” (b). Fakih: “Dîn bilgini, fıkıh âlimi.” (c). Hanbeli Mezhebi: “Dört büyük Sünnî fıkıh mezhebinden biri.” (d). Ehl-i Sünnet (veya Sünnî): “Hz. Peygamber ile ashabın dinin temel konularında takip ettikleri yolu benimseyenler anlamında bir tabir.”, “Hz. Peygamber ile ashap cemaatinin dinin temel konularında takip ettikleri yolu benimseyenler”; “ehl-i sünnet” ve/veya “sünnî” terimleri ve inancı -veya itikadî bir mezhep olarak- Hz. Muhammed öldükten sonra oluşturulmuştur (e). Sünnet: “Hz. Peygamber’in söz, fiil ve onaylarının ortak adı, şer‘î delillerin ikincisi.”, “Sözlükte “izlenen yol, yöntem, örnek alınan uygulama, örf ve gelenek” mânalarındaki sünnet kelimesinin terim anlamı fıkıh, fıkıh usulü, hadis ve kelâm ilimlerinde farklılıklar göstermekle birlikte bunların hepsi Resûl-i Ekrem’le ilişkili olma veya onun yolunu izleme noktasında birleşir.” (f). Sahâbe: “Hz. Peygamber’in sohbetine katılanlar anlamında bir terim.”, “Sahâbî, sahâbe ve ashap kelimeleri İslâmiyet’le birlikte, Resûl-i Ekrem’i görüp ona inanan kimseler için kullanılmaya başlanmıştır.”. “Sahâbenin sayısı hakkında kaynaklarda kesin bilgi bulunmamaktadır. (…) Medine döneminde Resûlullah’ın emriyle bir nüfus sayımının yapıldığı bilinmekteyse de bunun ne zaman gerçekleştiği konusunda kesin bilgi bulunmadığı gibi sayım sonunda elde edilen rakamlar da 500, 600-700 arası ve 1500 gibi farklı rakamlarla nakledilmiştir. 8 (630) yılında Mekke’yi fetheden orduda 10.000 sahâbînin bulunduğu rivayet edilmektedir. (…) Bu konuda daha gerçekçi bilgilere ulaşabilmek için sahâbîlerin biyografilerine dair eserlerdeki rakamları esas almak gerekir. Bu alandaki eserlerin en kapsamlısı İbn Hacer el-Askalânî’nin el-İṣâbe fî temyîzi’ṣ-ṣaḥâbe’si olup bir sayıma göre burada 12.304 isim yer almaktadır. Ancak eserde geçen mükerrerler, muhadramlar ve yanlışlıkla sahâbî diye zikredilenler çıkarıldığı takdirde adı bilinen sahâbe sayısı 10.000’i geçmez.” (g). (a) Wikipedia Contributes, “Ahmad ibn Hanbal”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Ahmad_ibn_Hanbal>; (b) M. Yaşar Kandemir, “AHMED b. HANBEL”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1989, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/2/C02015483.pdf> Cilt: 2, s. 75; (c) Hayreddin Karaman, “FAKİH”, DİA, agm. -27. dipnotta bk.-, Cilt: 12, s. 126; (d) Ferhat Koca, “HANBELÎ MEZHEBİ”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1997, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/15/C15005465.pdf> Cilt: 15, s. 525; Erişimler: 22 Ağustos 2015. (e) Yusuf Şevki Yavuz, “EHL-i SÜNNET”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1994, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/10/C10004020.pdf> Cilt: 10, s. 525, 526; (f) Murteza Bedir, “SÜNNET”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2010, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/38/C38016189.pdf> Cilt: 38, s. 150; (g) Mehmet Efendioğlu, “SAHÂBE”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2008, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/35/C35011687.pdf> Cilt: 35, s. 491, 492; Erişimler: 5 Haziran 2019.
[103] “Elit” (seçkin): “sf. 1. Benzerleri arasında niteliklerinin yüksekliğiyle göze çarpan, üstün, mümtaz, güzide, mutena. 2. Bir toplumda saygın ve etkin mevkilerde bulunan ve toplumun eğitim, ekonomi, siyaset, askeriye, din, sanat vb. alanlarıyla ilgili etkinliklerin denetimini elinde tutan (kişi veya grup), elit.” (a), “Bir toplumun büyük kesimini oluşturan halk kütlesi dışında kalan küçük bir aydın kesiminden oluşan kütle.” (b). (a) TDK, ags., “Seçkin”, Güncel Türkçe Sözlük; (b) TDK, ags., “Seçkin”, BSTS – Halkbilim Terimleri Sözlüğü; Erişimler: 5 Haziran 2019.

 

Eşari mezhebi/ekolü, önceleri Mutezilede yer alan Ebü’l Hasan Eş’ari tarafından kurulmuştur. Bu ekol Selefiliğe yakındır. Hz. Ömer ve E. H. Eşari’ye göre Kur’an, Mekke şairlerinin dilini kullanır. Mutezile ve Eşarilik, Hicaz’dan uzak, kuzeyde oldukları için Kur’an dilinden de uzaklaşmışlardır. E. H. Eşari’den sonra Eşarilik, özellikle Gazali’den sonra Mutezile ekolüne yanaşmıştır. Gazali, Eşari kelam ekolünün zirvesini temsil eder. Kendisi tasavvufla da birleştirmeler yapmıştır. Ona göre Kur’an’ın bu maddi söylemleri halka seslenmek içindir. Çünkü halk her şeyi anlayamaz ve idrak düzeyi de budur. Seçkinlere de seslenilir, onun benzeri yoktur, söylemleri gibi.[104] (Eş‘arî, Ebü’l-Hasan vd.[105])

Gazali, Tanrı’yı bilmek mümkün müdür, diye sorar ve cevaplar: Bir şeyi ya doğrudan ya da dolaylı olarak bilirsiniz, eğer Tanrı olursanız onu bilirsiniz, bu yüzden Tanrı’yı Tanrı’dan başkası bilemez, bu doğrudan yoldur. İkincisi ise dolaylı yol, burada benzetme yaparak bilmeye çalışırsınız ama bu tam anlamıyla bilinmiş olmaz, olsa olsa sadece kuruntu ve sanı olur, der ve ekler: Kur’an sanıdan ibarettir.

İslam filozoflarının neredeyse hiçbirinin Tanrı tasarımları Kur’an’la bağdaşmaz. Onların tanımları felsefiktir. Tanrıları, Aristoteles’in Tanrı’sıdır. Farabi’ye göre ilk mevcut diğer mevcutların sebebidir, onun varlığında yokluk yoktur, varlık ve yokluk bu dünya içindir; sadece Tanrı vücuttur, diğer her şey navücuttur. İbn Sina da aynı şeyleri söyleyerek, onun amacı yoktur, deyip negatif teolojiyi savunur. Bu filozoflara göre Tanrı bu dünyanın dışındadır, evrenin ilk nedenidir / yaratıcısıdır, kötülük onda bulunmaz, o sırf mükemmeldir, sırf akıldır, tanımsızdır, tamamen soyuttur. İnsanda varlık ve öz ayrı iken onda birdir. Onun yokluğunu düşünmek nesneler dünyasının yokluğudur ki bu da saçmalamak olur. Bu gelenekle beraber Tanrı tamamen soyutlaşmış olur.[104]

___________________
[104] Hasan Aydın, “Klasik İslam…”, ags.
[105] Eş‘arî, Ebü’l-Hasan: Ms 874-936, Irak, Arap (a). “Eş‘ariyye mezhebinin kurucusu.” (b). Eş’ariyye Mezhebi: “Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî tarafından kurulan kelâm mektebi.”, Kurucusundan adını alan bu mezhebin “ilâhî sıfatlar, kulların fiilleri ve iman-günah konularına dair görüşleri” vardır, “Eş‘arî’nin, Mâverâünnehir’de Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Mısır’da Ebû Ca‘fer et-Tahâvî’ye paralel olarak, yaşadığı devirde Ehl-i sünnet’in imamı sayılan Ahmed b. Hanbel’in naslardan belirleyip savunduğu itikadî esasları, daha önce Ebû Hanîfe ile İbn Küllâb’ın yaptığı gibi akıl ilkeleriyle teyit edip uzlaştırmaya çalışmasından sonra İslâm düşünce tarihinde yeni bir dönem başlamış ve kelâm ilmi Ehl-i sünnet âlimlerince meşrû kabul edilerek temel dinî ilimlerden biri haline gelmiştir. Eş‘arî’nin Ehl-i sünnet akaidini kelâmî metotla savunması büyük yankılar uyandırmış, Şâfiî ve Mâlikî âlimlerinin pek çoğu ile bazı Hanefî ve Hanbelî âlimleri onun metodunu benimseyip geliştirmeye başlamışlardır. Eş‘ariyye’nin kısa zamanda geniş bir yelpazeye yayılıp Ehl-i sünnet’in en büyük kolu haline gelişinde nakille aklı birleştiren mutedil bir metot kullanmasının ve mensuplarının tasavvufa olumlu bakmasının önemli rol oynadığı kabul edilir.” (c). Nas: “Genelde, hüküm kaynağı olması yönüyle Kitap ve Sünnet’in ifadeleri anlamında, fıkıh usulünde lafzın açıklık düzeyini belirtmek üzere kullanılan bir terim.”, “Sözlükte “sözü sahibine kadar götürmek, bir şeyi açığa çıkarıp daha görünür hale getirmek için yukarı kaldırmak, bir şeyin son sınırına ulaşmak” gibi anlamlara gelen nas kelimesi İslâm ilimlerinde yaygın olarak iki anlamda terimleşmiştir. Bunlardan ilk akla geleni genel kullanımıdır ki Allah’ın” (veya Kur’an’ın) “ve Hz. Peygamber’in sözünü ifade eder. İkincisi fıkıh usulünde açıklık bakımından yapılan lafız ayırımında kullanılan anlamıdır.” (d). Lafız: “İnsan ağzından çıkan anlamlı anlamsız ses ve ses grupları ile onları ifade eden harf ve harf gruplarının oluşturduğu remizlere lafız denir. Bu sesler bir anlamı simgeliyorsa kelime (sözcük) ve kelâm (söz) adını alır.” (e). Remiz: “Dolaylı anlatım biçimlerini ifade eden bir terim.”, “üstü kapalı anlatım” (f). (a) Wikipedia Contributes, “Abu al-Hasan al-Ash’ari”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Al-Ash%27ari>; (b) İrfan Abdülhamîd Fettâh, “EŞ‘ARÎ, Ebü’l-Hasan”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1995, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/11/C11004281.pdf> Cilt: 11, s. 444; Erişimler: 22 Ağustos 2015. (c) Yusuf Şevki Yavuz, “EŞ‘ARİYYE”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1995, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/11/C11004282.pdf> Cilt: 11, s. 447, 448; (d) H. Yunus Apaydın, “NAS”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2006, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/32/C32010593.pdf> Cilt: 32, s. 391; (e) Sedat Şensoy, “LAFIZ”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2003, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/27/C27016272.pdf> Cilt: 27, s. 42; (f) İsmail Durmuş, “REMİZ”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2007, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/34/C34016053.pdf> Cilt: 34, s. 556; Erişimler: 5 Haziran 2019.

 

Tasavvuftaki Tanrı yaklaşımları; Hallac-ı Mansur, Muhyiddin İbn Arabî, Mevlana, Yunus Emre gibi düşünürlerde vardır. Onları, Tanrı nurdur, diyen Kur’an söylemi etkilemiştir. Öldürdüğün zaman sen öldürmedin, Kur’an’ın Hz. Muhammed’e söylediği bu söz de onlarda etkilidir.[106] (Hallac-ı Mansur, Tasavvuf vd.[107]) (İbnü’l-Arabi, Muhyiddin[108]) (Mevlana Celaleddin-i Rumi vd.[109]) (Yunus Emre vd.[110])

___________________
[106] Hasan Aydın, “Klasik İslam…”, ags.
[107] Hallac-ı Mansur: MS 858’de İran’da doğdu, MS 922’de Irak’da öldü, İranlı (a). “Tasavvufun gelişmesine önemli katkılarda bulunan ünlü mutasavvıf.” (b). Tasavvuf: “İslâm’ın zâhir ve bâtın hükümleri çerçevesinde yaşanan mânevî ve derunî hayat tarzı.” (c). Batın İlmi: “Gizli hakikatleri konu alan ve bu yolla insanı mânevî kurtuluşa ulaştırdığına inanılan ilim.”, “İslâm’da zâhir ve bâtın olmak üzere iki bilgi türünün bulunduğu görüşü ilk defa Şiîler tarafından ortaya atılmıştır.”, Hz. Ali hayattayken ve ölümünden sonra bazı kişiler ve Şiiler batıniliğin kökenini Hz. Ali’ye götürür (d). Şia (Şii): “Hz. Peygamber’in vefatından sonra devlet yönetiminin Hz. Ali’ye ve onun soyundan gelenlere ait olduğu düşüncesi etrafında birleşen çeşitli grupların ortak adı.” (e). Mutasavvıf: “Tasavvufî hayat tarzını benimseyen ve bu yolla Hakk’ın yakınlığını kazanmaya çalışan kişi.”, 8. “yüzyılda bazı âbid ve zâhidlere sûfî denilmeye başlanmıştır. İlk defa bu sıfatla tanınan kişinin Ebû Hâşim el-Kûfî olduğu kaydedilmektedir. Aynı yüzyılın sonlarına doğru âbid ve zâhidlerin tuttuğu yolu belirtmek için sûfî kelimesiyle aynı kökten türeyen tasavvuf kelimesinin kullanımı yaygınlık kazanmış, bu yolun mensuplarına genellikle ehl-i tasavvuf, bazan da mutasavvıf adı verilmiştir.” (f); Ebu Haşim el-Kûfî 767 yılında ölmüştür (g). Ebû Hâşim el-Kûfî, bir Şia muhiti olan Irak’ın Küfe şehrinde doğmuş, Şam’a gitmiş ve Filistin’deki Remle’ye yerleşmiştir (h). Şarkiyat (Oryantalizm): “Din, dil, bilim, düşünce, sanat, tarih gibi alanlarda Doğu dünyasını inceleyen ve Doğu hakkında değer yargıları üreten Batı kaynaklı kurumsal faaliyet.” (i). (Bu kısmı önemli gördüğümden doğrudan alıntıyı fazla yaptım): “Özellikle şarkiyatçı bakış açısını benimseyenler tarafından tasavvufun kaynağının İslâm dışında aranması gerektiği ileri sürülmekte, Hıristiyanlık, gnostisizm, Fars ve Hint mistisizmi yahut Yeni Eflâtunculuk’tan etkilenerek doğduğu iddia edilmektedir. Tasavvufun Hint kaynaklı olduğunu söyleyenlerin en önemli referans kaynağı, tasavvuf ile Hint inançları arasındaki benzer noktalara işaret eden Bîrûnî’nin Taḥkīḳu mâ li’l-Hind adlı eseridir.”, “Hint kaynağı üzerinde duranlar Sir William Jones, John Malcolm, James William Graham, De Lacy Evans O’leary, Robert Charles Zaehner gibi” uzmanlardır. “Sir William Jones Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Hâfız-ı Şîrâzî, Sa‘dî-i Şîrâzî gibi sûfî şairlerin şiirlerini Vedanta’larla karşılaştırarak bu kanaate varmış, James William Graham özellikle tecellî ve sudûr anlayışı açısından, De Lacy E. O’Leary de fenâ anlayışı noktasından bunu öne sürmüştür.” (fenâ ∼ Budizm Nirvana vs.). “David Samuel Margoliouth ise tasavvufun Hint mistisizmi ile benzerliğini yüzeysel bularak esas kaynağın Hıristiyanlık’taki ruhbanlığın teşkil ettiğini ileri sürmüştür. Tecellî ve sudûr anlayışının Hint kaynaklı olduğunu söyleyen James William Graham da amelden çok imana değer verip şeriata yönelmemeleri açısından tasavvufla Hıristiyanlık arasında benzerlik kurmuş, tasavvuftaki zühd hayatını İncil’in etkisine bağlamıştır. Bazı sûfî sözlerindeki benzerlik dolayısıyla von Kremer, ruhî hayat ve fakr anlayışı sebebiyle Goldziher, yün (sûf) giymenin tercih edilmesi dolayısıyla Theodor Nöldeke tasavvufla Hıristiyanlık arasında irtibat kurmuştur. Wensinck, Miguel Asin Palacios, De Lacy E. O’leary ve Margaret Smith Hıristiyanlık etkisi üzerinde duran diğer şarkiyatçılardır. Tasavvufun İran kaynaklı olduğunu söyleyenlerin temel dayanağı, dış görünüşe önem veren ve felsefî tefekkür konusunda kabiliyetsiz sayılan Araplar’ın böyle bir sistemi ortaya koyamayacağı, bunun ancak İran’ın kuzey kısmında yaşayan Aryalılar’ın (Ârî) etkisiyle gerçekleşmiş olabileceği tezidir. Bu görüş F. A. D. Tholuck, Edward Henry Palmer, Comte de Gobineau, Ernest Renan gibi birçok şarkiyatçı tarafından savunulmuştur. Richard Hartmann ise Mani edebiyatında hak ve sıdk kelimelerinin çok sık kullanılmasından yola çıkarak bu iki hususa vurgu yapan tasavvufun eski İran dinlerinden Maniheizm’in etkisinde kaldığını iddia etmiştir.”. “Yeni Eflâtunculuğun etkisinden söz eden şarkiyatçılar genellikle tasavvufun İslâmî kökene sahip olduğunu kabul etmekte, ancak zaman içinde bu felsefenin etkisine mâruz kaldığını belirtmektedir. Edward H. Whinfield, Edward Granville Browne, Reynold Alleyne Nicholson gibi şarkiyatçılar tarafından dile getirilen bu görüşü özellikle Whinfield, sûfîlerin akıl üstü tecrübelerini akla dayalı bir şekilde ifade edebilmeleri için Yeni Eflâtunculuk’tan yararlanmaları şeklinde formüle etmiştir. Julian Baldick’e göre Yeni Eflâtunculuk önce Hıristiyanlığı etkilemiş, daha sonra Hıristiyanlığın etkisiyle doğan tasavvufa geçmiştir. Duncan Black Macdonald’a göre ise Doğu sûfîleri Budizm’in zühd anlayışından, Batı sûfîleri hıristiyan ruhbanlığından etkilenmiş, tasavvufun teorik yönünü de Yeni Eflâtunculuk felsefesi oluşturmuştur.”. “Max Horten ve Richard Hartmann gibi şarkiyatçılar … İbrâhim b. Edhem, Şakīk-ı Belhî, Bâyezîd-i Bistâmî, Yahyâ b. Muâz er-Râzî gibi sûfîlerin Arap olmayışından yola çıkarak tasavvufun Türk ve Hint kökeninden geldiğini ve Horasan’da çıkıp yayıldığını iddia etmişlerdir. Tasavvufa Taoculuğun etkisinden söz edenler de olmuştur.”. “İslâm, Hint ve Çin tasavvuf doktrinlerini entelektüel seviyede ele alan René Guénon, Hint ve Çin mistisizmiyle İslâm tasavvufu arasında temel çizgi ve fikirler bakımından benzerlik bulun”duğunu belirtmiştir. (c). “…tasavvufun beşiğinin İran olması ve ilk mutasavvıfların ekseri İran’dan çıkması…”. Konu dışı olacak biliyorum ama şu cümleyi eklemeden geçemezdim: “Selçuklu birikimi üzerinden Horasan kaynaklı tasavvuf hareketi/eğilimi, Anadolu’nun İslamlaşmasında maya rolü oynamıştır.” (j). Tasavvuf teriminin anlam ve dil bilgisi açısından genel kabul görmüş etimolojik oluşumu şu şekildedir: Sûf, yün veya yün elbise demektir, “ucuz bir giyecek sayıldığı için gurura yol açmayan” ve “bir tevazu sembolü olan” bu elbiseyi giyen –“dinin hükümlerine büyük bir dikkatle” uyan / yerine getiren âbid ve zâhidlerin- ve “her an Allah’la birlikte olma ve gafletten sakınma gayret”i gösteren- derunî kişilerin “…sûfî diye anılmaya başlandığı ve onların bu hayat tarzını ifade için sûf kelimesinden “tasavvefe” (yün giydi) fiilinin türetildiği, tasavvuf tabirinin bu fiilin masdarı olarak kullanıldığı … genel kabul görmüştür. Tasavvuf yolunu benimseyenlere sûfî, ehl-i tasavvuf veya mutasavvıf adı verilmiştir.” (c). Âbid: “Âhiret saadetinin ibadetle kazanılacağına inanarak kendisini ibadete veren samimi dindar.” (k). Zühd (veya zahid): “Kulun Hakk’ın dışındaki her şeyi terketmesi anlamında bir tasavvuf terimi.”, “Zühd kavramı genellikle dünyaya karşı olumsuz tavır ve davranışların bütününü ifade eder. Dünya malına, makama, mevkiye, şan ve şöhrete önem vermeme; azla yetinme, çokça ibadet etme, âhiret için hayırlı işlere yönelme zühdün bazı göstergeleridir.” (l). “İlâhî hakikate ve kurtuluşa ermek amacıyla seküler dünyaya ait her türlü nimetten uzak durulması gerektiğini öngören bir tutum veya yorum olarak zühd anlayışı neredeyse bütün dinlerde mevcuttur. Zühd ağırlıklı dinî yorum geleneği büyük oranda mistik, gnostik ve bâtınî unsurlardan beslen”mektedir (m). (a) Wikipedia Contributes, “Mansur Al-Hallaj”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Mansur_Al-Hallaj>; (b) Süleyman Uludağ, “HALLÂC-ı MANSÛR”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1997, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/15/C15005377.pdf> Cilt: 15, s. 377; (c) Reşat Öngören, “TASAVVUF”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2011, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/40/C40013055.pdf> Cilt: 40, s. 119, 124; (d) Süleyman Uludağ, “BÂTIN İLMİ”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1992, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/5/C05001878.pdf> Cilt: 5, s. 188; Erişimler: 23 Ağustos 2015. (e) Mustafa Öz, “ŞÎA”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2010, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/39/C39023595.pdf> Erişim: 5 Haziran 2019, Cilt: 39, s. 111. (f) Süleyman Uludağ, “MUTASAVVIF”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2006, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/31/C31010201.pdf> Erişim: 23 Ağustos 2015, Cilt: 31, s. 379. (g) Mustafa Altunkaya, “Bazı Şiî Kaynaklarda ‘Tasavvuf'”, Turkish Studies, Cilt: 11, Sayı: 5, Kış 2016, <http://isamveri.org/pdfdrg/D03262/2016_5/2016_5_ALTUNKAYAM.pdf> s. 5. (h) Hasan Kâmil Yılmaz, “Ebû Hâşim Sûfi”, Altınoluk, Sayı: 4, Haziran 1986, <https://dergi.altinoluk.com/index2.php#sayfa=yillar&MakaleNo=d004s023m1> s. 23; (i) Yücel Bulut, “ORYANTALİZM”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2007, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/33/C33010974.pdf> Cilt: 33, s. 428; Erişimler: 5 Haziran 2019. (j) Mustafa Altunkaya, “Bazı Şiî Kaynaklarda Tasavvufun Yeri”, Doğu Esintileri: İranoloji, Fars Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı: 5, Temmuz 2016, <https://dergipark.org.tr/download/article-file/254238> veya <http://www.doguesintileri.com/sayi-5.html> s. 176, 180; (k) Süleyman Uludağ, “ÂBİD”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1988, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/1/C01000374.pdf> Cilt: 1, s. 307; (l) Semih Ceyhan, “ZÜHD”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2013, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/44/C44016207.pdf> Cilt: 44, s. 530; (m) Kürşat Demirci, “ZÜHD” (Diğer Dinlerde), TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2013, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/44/C44016208.pdf> Cilt: 44, s. 533; Erişimler: 6 Haziran 2019.
[108] İbnü’l-Arabi, Muhyiddin: MS 1165’de İspanya’da doğdu, MS 1240’da Suriye’de öldü, Endülüsi-Arap (a)(b). “Tasavvuf ve İslâm düşünce tarihinde büyük etkileri bulunan sûfî müellif.” (b). “Müellif”: “is. Yazar.” (c). (a) Wikipedia Contributes, “Ibn Arabi”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Ibn_Arabi>; (b) Mahmud Erol Kılıç, “İBNÜ’l-ARABÎ, Muhyiddin”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1999, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/20/C20015935.pdf> Cilt: 20, s. 493, 494; (c) TDK, ags., “Müellif”, Güncel Türkçe Sözlük; Erişimler: 23 Ağustos 2015.
[109] Mevlana Celaleddin-i Rumi: MS 1207’de Afganistan-Tacikistan sınırında doğdu, MS 1273’de Konya/Türkiye’de öldü, İranlı/Persli/Farsi (a). (Şahsın; İranlı mı Türk mü Arap mı gibi konularda “tarafsızlık açısından” İngilizce Wikipedia’ya başvurulmuştur. Şahsın, doğduğu yer bilgisi ile de hangi kültürle beslendiği/kavrulduğu belirtilmiştir.) Medrese müderrisi, “Mevleviyye tarikatının kurucusu, mutasavvıf, âlim ve şair.” (b). Medrese: “İslâm tarihinde eğitim ve öğretim kurumlarının genel adı.” (c). Tarikat: “Tasavvufta Hakk’a ulaşmak için benimsenen usul, tutulan yol.” (d). “Mevlânâ Celâleddîn Rûmî… 1207’de Belh’de doğmuştur.”, “Annesi Belh emiri Rukneddîn’in kızı, Mü’mine Hâtun’dur.”, “Babası Bahâeddin Veled, Necmeddin Kübrâ’dan feyz almış, Belh’te vaaz ve nasihat ile meşgul olan, büyük kitlelere hitap eden bir bilgindi. Bahâeddin Veled’in, dönemin büyük bilginlerinden Fahreddin Râzî ile aralarındaki yaklaşım ve düşünce ihtilâfları ve toplumsal bir kargaşadan çekinmesi sebebiyle, bâzı rivâyetlere göre de yaklaşan Moğol tehlikesini dikkate alarak Belh’ten göç etmeye karar verdiği anlaşılmaktadır. Başlangıcı 1212-1213 yıllarına rastlayan bu göç; Bağdat ve Kûfe üzerinden hac görevinin yerine getirilmesi için Mekke, dönüş yolunda da Şam, Malatya, Erzincan ve Akşehir üzerinden Lârende’ye (Karaman) kadar uzanmaktadır.”, “Selçuklu sultanı I. Alâeddin Keykubad’ın dâveti üzerine Bahâeddin Veled’in âilesi ve yakınları ile birlikte 1228’de Konya’ya geldiği ve Altunapa Medresesi’ne yerleştiği bilinmektedir. Bahâeddin Veled, Konya’da ders vermek ve vaaz etmekle meşgul olmuştur. Bilinen tek eseri tasavvufî hakîkatları anlattığı Maârif adlı eserdir. Bahâeddin Veled gerek ilmî, gerekse toplumsal bakımdan yüksek bir şahsiyete sâhiptir. Mevlânâ 1207’de doğduğu zaman o, altmış yaşında idi. Bu îtibârla “onun ilmi, çevresi, mücâdele ve tecrübeleri Mevlânâ’nın ilk mektebidir” denilebilir. Bahâeddin Veled, 1231 yılında vefat etti.” (e). “Horasan tarihte İran’ın kuzeydoğusunda yer alan çok geniş bir coğrafî bölgenin adı idi. Günümüzde bölgenin toprakları üç parçaya ayrılmış olup Merv (Mari), Nesâ ve Serahs yöresi Türkmenistan, Belh ve Herat yöresi Afganistan, kalan kısmı da İran sınırları içinde bulunmaktadır. En geniş kesim İran’ın elindedir ve adı geçen iki devletle İran’ın diğer eyaletlerinden Mâzenderan, Simnân, Yezd, Kirman, Belûcistan ve Sîstan’la çevrilidir; idarî merkezi aynı zamanda dinî bir merkez olan Meşhed’dir ve eyalete (ustân) Meşhed, İsferâyin, Bucnurd, Bircend, Tayyibat, Türbeticâm, Türbetihaydarî, Darrıgaz, Sebzevâr, Şirvan, Tabes, Firdevs, Kâbnât, Kûçân, Kâşmir, Gunâbâd ve Nîşâbur vilâyetleri (şehristan) bağlıdır.” (f). (a) Wikipedia Contributes, “Rumi”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Rumi>; (b) Reşat Öngören, “MEVLÂN CELÂLEDDÎN-i RÛMΔ, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2004, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/29/C29009591.pdf> Cilt: 29, s. 441, 442; Erişimler: 24 Ağustos 2015. (c) Nebi Bozkurt, “MEDRESE”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2003, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/28/C28023734.pdf> Cilt: 28, s. 323; (d) Reşat Öngören, “TARİKAT”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2011, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/40/C40023577.pdf> Cilt: 40, s. 95; Erişimler: 6 Haziran 2019. (e) Sâfi Arpaguş, “Mevlâna Celâleddin Rûmî (1207-1273)”, İstem, Yıl: 5, Sayı: 10, 2007, <https://dergipark.org.tr/download/article-file/260727> s. 93, 94; (f) Osman Çetin, “HORASAN”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1998, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/18/C18006037.pdf> Cilt: 18, s. 234; Erişimler: 7 Haziran 2019.
[110] Yunus Emre: MS 1238-1320, Eskişehir civarı / Türkiye, Türk (a). “Mutasavvıf Türk şairi.”. Az medrese eğitimi, çok tekke eğitimi almıştır. Tapduk Emre’nin tekkesinde yetişmiştir. Bu tekke, Nallıhan/Ankara (Batı Karadeniz, Sakarya Nehri civarındadır). Yunus, nefsi terbiye için ve/veya kendini geliştirmek için; Azerbaycan, İran, Irak, Suriye ve Anadolu’nun pek çok ilini gezmiştir. O dönemdeki düşünürler, bu tür gezileri yaparlardı (b). Tekke: “Bir şeyhin yönetiminde tasavvuf eğitiminin verildiği mekân.” (c). Tapduk Emre’nin “Horasan’dan Anadolu’ya geldiği tahmin edilmektedir.” (d). “Türkiye Selçukluları, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinde, demografik yapıda, sosyal, kültürel ve dinî alanlarda Orta Asya etkisi uzun süre devam etmiştir. Bunda, şüphesiz XI. yüzyılda başlayıp XIII. yüzyıl boyunca devam eden … göç dalgalarının büyük rolü olmuştur.”. “XI-XII. Yüzyıllardaki Göçler: …Türkmen göçü batı yönünde başlamış ve Türk nüfusu Anadolu’nun ortalarına kadar yayılmıştır. …ve Anadolu’ya özellikle Azerbaycan üzerinden yoğun bir nüfus akışı olmuştur. (…) XI. yüzyıldaki göç dalgalarıyla Anadolu’ya gelen Türklerin… Geldikleri coğrafyadan kültürlerini, inançlarını ve yaşayış tarzlarını getiren bu kitleler, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasında önemli rol oynamışlardır. (…) XII. yüzyıl göçlerinin, önceki göç dalgalarına göre en belirgin özelliği, bu dönemde göçebelerin yanı sıra; şehirliler, tüccarlar, sanatkârlar, ilim adamları ve mutasavvıfların da Anadolu’ya gelmiş olmalarıdır. Bu zümrelerle beraber bir kısım Fars unsurlar da Selçuklu topraklarına gelmiştir. Siyasî istikrarın tesis edildiği II. Kılıçarslan zamanında (1155-1192) ilk medreselerin kurulduğu ve saray çevresinde bir kısım âlim, edip ve şairlerin toplandığı dikkat çekmektedir. (…) Moğol İstilasının Neden Olduğu XIII. Yüzyıl Göçleri: XIII. yüzyılda bütün Asya’yı kasıp kavuran Moğol istilâsı, bu coğrafyada varlığını sürdürmekte olan pek çok devletin siyasî açıdan sukûtuna neden olduğu gibi; sosyal, kültürel ve ekonomik yönlerden de telâfisi mümkün olmayan tahribata yol açmıştır. …Anadolu’ya yönelik göçü olmuştur. (…) Göç dalgalarıyla gelenler arasında, her sınıftan halk ile birlikte; ilim, din ve sanat erbabı da bulunmakta idi. (…) …göçler, XIII. yüzyıl Anadolusunun sosyal, kültürel, ilmî ve dinî hayatında da büyük ölçüde değişmelere ve ilerlemelere neden oldu. Mâverâünnehir, Hârezm ve Horasan gibi bölgelerden gelen ilim erbabı, mutasavvıf ve sanatkârlar geldikleri muhitlerin kültürel birikimini Anadolu’ya getirdiler. (…) Özellikle, XIII. yüzyılda Konya’da şöhretli âlim ve mutasavvıfların toplanmış olması, civar memleketlerden daha pek çok ilim ve tasavvuf erbabının Anadolu’ya gelmesine vesile olmuştur. Bu zümrelerin Anadolu’ya olan göçleri, XIII. yüzyıldan sonra da devam etmiştir. (…) …Beylikler dünyasında… bu dönemde ortaya çıkan ilmî ve kültürel rekabetin neticesinde çoğu şehir, birer ilim ve kültür merkezi hâline gelmiştir. (…) Gerek Beylikler; gerekse Osmanlılar dönemindeki söz konusu gelişmelere bağlı olarak, Arap memleketlerinden ve Orta Asya’dan pek çok âlim, mutasavvıf, edip, şair ve sanatkâr Anadolu’ya gelmiştir.” Baktığım kaynakta Orta Asya; Mâverâünnehir, Hârezm, Horasan gibi bölgeler ve civarları olarak ele alınmış. “Türkiye Selçuklu Devleti’nin ikbal devri sultanı Alâeddin Keykubâd, yüksek kültürü, bilgisi, ilim erbabına karşı son derece himayeci tutumu ile tanınıyordu. Moğol istilâsı önünden kaçan çok sayıda… âlim, edip, şair, mutasavvıf ve sanatkâr, Anadolu’ya gelerek onun himayesine girmiştir. Nitekim, ünü asırlar ötesine taşan Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin babası Bahâeddin Veled, sultanın daveti üzerine Konya’ya gelip yerleşmişti. Burhaneddin Tirmizî, Siraceddin Urmevî, Kadı Hutenî, Nasıreddin Mahmud el-Hoyî (Ahi Evren), Mecdeddin Merendî (Baba Merendî), Şemsi Tebrizî, Necmeddin Nahcevânî, İzzeddin Urmevî, Bedreddin Tebrizî, Necmeddin Râzî, Müeyyeddin Cendî, Emineddin Tebrizî, Sadeddin Fergânî, Taceddin Hoyî ve Ahmed b. Mahmud Tûsî de, yine XIII. yüzyılda Konya’yı mesken tutan tanınmış ilim ve tasavvuf erbabındandı.”. “Türkiye Selçukluları döneminde, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelerek mensubu olduğu tarikatları yaymaya çalışan pek çok tasavvuf erbabına rastlanmaktadır. Bunlardan, Horasan Melâmetiyye mektebine mensup olan ve yüksek tasavvufu temsil eden mutasavvıflar, genellikle Ahlat, Erzurum, Bayburt, Sivas, Tokat, Amasya, Kırşehir, Kayseri ve Konya gibi merkezlerde faaliyette bulunurken; Yesevîlik, Vefaîlik, Kalenderîlik, Haydarîlik ve Bektaşîlik gibi popüler tarikatlara mensup olanlar da, daha çok göçebe Türkmen toplulukları arasında itibar görmekte idi. Gerek şehirlerde; gerekse kırsal kesimlerde faaliyet gösteren bütün bu zümrelerin, hiç şüphesiz Anadolu’da dinî yapının şekillenmesinde ve sosyal hayattaki düzenin sağlanmasında kayda değer rolü olmuştur. XIII. yüzyılda Azerbaycan, Mâverâünnehir ve Horasan gibi bölgelerden Anadolu’ya gelerek faaliyetlerde bulunan Evhadeddin Kirmânî, Bahâeddin Veled, Burhaneddin Tirmizî, Necmeddin Râzî, Ahi Evren, Hacı Bektaş Velî ve Mevlânâ Celâleddin Rûmî gibi şahsiyetlerin, geniş halk kitleleri üzerinde büyük bir nüfuza sahip oldukları görülmektedir. Bununla bereber, “Baba” unvanıyla halk nazarında kudsî bir yer edinen ve yine Horasan erenleri zümresinden olan Baba İlyas Horasânî, Baba Merendî ve Baba Kemâl Hocendî gibi tanınmış isimleri de burada belirtmek gerekir.”. “Beylikler döneminde Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen tasavvufî çevreler arasında, -Türkiye Selçuklularında olduğu gibibilhassa zâviyeler kurmaya ve yeni yerleşim birimleri oluşturmaya yönelik faaliyetlerin ağırlık kazandığı görülmektedir.”: Horasan’dan Anadolu’ya dervişleriyle gelip yerleşim birimi ve zaviye kuran tasavvufi çevrelere örnek olarak şu isimler verilebilir: Seyyid Harun Veli, Hacı İsmail, Dediği Sultan, Yatağan Ahmet Mürsel. (e). “Mevlânâ, şüphesiz İslam Dünyası’nın yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden birisidir. O dönemde İslâm dünyasındaki fikri ve ilmi potansiyel, Mevlânâ’nın yetişmesini sağlamıştır.Maveraünnehir, Horasan, İran, Mısır, Suriye ve Irak gibi yerlerden çok sayıda fikir ve ilim adamları ile mutasavvıfların Anadolu’ya gelmesi, fikri ve kültürel ortamın çok hareketli olmasına sebep olmuştur.Mevlânâ’da bu ortam içerisinde yetişmiş, en güçlü fikir öncülerinden biri olmuştur.” (f). (a) Wikipedia Katılımcıları, “Yunus Emre”, Vikipedi, Özgür Ansiklopedi, <https://tr.wikipedia.org/wiki/Yunus_Emre>; Wikipedia Contributes, “Yunus Emre”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Yunus_Emre>; (b) Mustafa Tatcı, “YÛNUS EMRE”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2013, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/43/C43014139.pdf> Cilt: 43, s. 600, 601; Erişimler: 24 Ağustos 2015. (c) Mustafa Kara, “TEKKE”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2011, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/40/C40023517.pdf> Cilt: 40, s. 368; (d) Haşim Şahin, “TAPDUK EMRE”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2011, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/40/C40013014.pdf> Cilt: 40, s. 12; (e) İsmail Çiftcioğlu, “Orta Asya – Anadolu İlim ve Kültür Köprüsü (XI-XVI. Yüzyıllar)”, Bilig, Sayı: 44, Kış 2008, <https://dergipark.org.tr/download/article-file/234365> s. 144, 146-149, 154-156; (© Ahmet Yesevi University Board of Trustees) (f) Hatice Konukseven, “Hz. Mevlânâ, Ahi Evran ve Şeyh Sadreddin-i Konevi’nin Konya Halkının Eğitimindeki Rolü”, T.C. Selçuk Ü., Yüksek Lisans Tezi, 2006, <http://acikerisim.selcuk.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/7723/189164.pdf?sequence=1&isAllowed=y> s. 17, 18; Erişimler: 6 Haziran 2019.

 

Mansur şunları söylemiştir: Ben sevdiğim O’yum ve sevdiğim O, benim. Biz bir vücutta sakin iki ruhuz. Eğer sen beni görürsen O’nu görmüş olursun ve eğer sen O’nu görürsen ikimizi birlikte görmüş olursun. O yücelikte ben, biz ve sen yoktur: Ben, biz, sen, O, hep biriz. Senin dileğin olacaktır ey Rabbim sultanım, muradım ve manam, ey benim varlığımın zatı, arzularımın gayesi, ey benim her şeyim, işaret ve hareketlerim, kulağım ve gözüm, bütünüm. Kendi kendini bilmediğin için şimdi Allah aşkına ben ne yapmalıyım, ne hacca ne hilale taparım, ne gâvurun ya da Yahudi, ne doğu ne batı benim vatanım, ne de zebaniyle yakınlığım var. Ne ateşten ne köpükten yarıldım, ne topraktan ne çiğden…

Mevlana şunları söylemiştir: Ey Müslümanlar, dünyada bir aşk varsa o da benim. Bir mümin, bir kâfir, bir rahip varsa o da benim. Şarap tortuları, saki, hanende, rûbâh ve musiki, sevgili, kandil, içki ve sarhoşluk neşesi benim. 72 inanç ve fırka gerçekte yoktur, Allah’a yemin ederim ki bütün bunlar benim. Toprakla hava, su ile ateş, beden ve nefis de benim. Hakikat ve yalan, hayır ve şer, kolaylık ve güçlük ta başından sonuna kadar benim. İlim ve bilgi, takva ve iman benim. Emin ol, cehennemin ateşi, alevlenen suyla evet, cennet Adn ve huriler benim. Bu yer ve gök her şeyiyle, melekler, periler, cinler ve beşeriyet benim.

Muhyiddin İbn Arabî de şunu söylemiştir: Sevgilim göründüğünde onu hangi gözle görürüm ben, benimkiyle değil onun gözüyle, onu ondan başkası göremez de ondan.⋅ Vahdet-i vücûd’da, Tanrı ile nesne dünyası ayrımı ortadan kalkar ve Tanrı “Aşk” olur.

Sonuç olarak Kur’an ve hadislerde Tanrı, ete kemiğe bürünmüş bir “sultan veya kral”dır. Müşebbihe/Mücessime ve Selefiye bunu kabul eder. Mutezile’yle görüşler Helenistik ve Hristiyan kültürüyle karışır ve bu sayede felsefe ile Tanrı soyutlaşır. Tanrı, agnostisizme yani bilinemezciliğe doğru gitmiştir. Onlara göre Kur’an’daki ifadeler semboliktir. İslam filozofları Tanrı’yı ilke/kural olarak görüp ona, evrenin ilk nedeni / zorunlu varlık, der. Nesne dünyasındaki nedenselliği anlamak için ilk hareket ettiriciye ihtiyaç vardır, derler, oysa bu, Aristoteles’in hareket etmeyen ilk hareket ettirici Tanrısı’dır. İslam tasavvufunda Tanrı “Aşk” olarak karşımıza çıkar. O aşk, sevgilidir. Tanrı Güneş’tir, ışığı ise bu Dünya’dır benzetmesi vardır. Mevlana birisinin kötülüğünü eleştiren başka birisine, niye onu eleştiriyorsun ki onu eleştirmek demek Tanrı’yı eleştirmek demektir, der. Işığı eleştirmek Güneş’i eleştirmektir. İslam kültüründe, teşbihi/benzeri bir Tanrı’dan, kelamcılarda mutlak kudret olan bir Tanrı’ya, ondan filozoflarda evrenin nedeni olan Tanrı’ya, mutasavvıflarla da o, aşka dönüşmüştür. Sicistani şöyle der: Tanrı söz konusu olduğunda yapılacak tek şey susmaktır. O, bu söylemini Plotinus’tan almıştır.[111] (“Teşbih”[112]) (Ebu Davud es-Sicistani vd.[113])

___________________
[111] Hasan Aydın, “Klasik İslam…”, ags.
[112] “Teşbih”: “is. (teşbi:hi) ed. Benzetme.”. TDK, ags., “Teşbih”, Güncel Türkçe Sözlük, Erişim: 7 Haziran 2019.
[113] Ebu Davud es-Sicistani: MS ~818’de İran’da doğdu, MS 889’da Irak’da öldü, İran Arabı. “Kütüb-i Sitte’den biri olan es-Sünen’in müellifi, muhaddis.” (a). Muhaddis: “is. esk. Hadis bilimiyle uğraşan kimse.” (b). Kütüb-i Sitte: “Hadislerin büyük bir kısmını ve genellikle güvenilir olanlarını ihtiva eden altı hadis kitabı.” (c). es-Sünen: “Ebû Dâvûd es-Sicistânî’nin Kütüb-i Sitte’ye dahil olan eseri.” (d). (Bir kişinin kökeninin Arap veya Türk olması önemli fakat bundan daha çok önemli olan o kişinin nerede doğup büyüdüğüdür, öyle ki o bölgenin kültürünü alıp o kültürle düşünür ve işlerini ona göre yapar.) (a) M. Yaşar Kandemir, “EBÛ DÂVÛD es-SİCİSTÂNΔ, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1994, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/10/C10003697.pdf> Cilt: 10, s. 119, 120; (b) TDK, ags., “Muhaddis”, Güncel Türkçe Sözlük; (c) M. Yaşar Kandemir, “KÜTÜB-i SİTTE”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2003, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/27/C27008708.pdf> Cilt: 27, s. 6; (d) M. Yaşar Kandemir, “es-SÜNEN”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2010, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/38/C38012472.pdf> Cilt: 38, s. 145; Erişimler: 24 Ağustos 2015.

 

 

SİTE DİZİNİNDEKİ 368. KONU
NİHİLİZMİN MODERN VERSİYONU: POSTMODERNİZM

Antik Grek/Yunan kültürü düşünürü Gorgias’ın, hiçbir şey yoktur, olsa bile bilemeyiz, bilsek bile başkalarına bildiremeyiz, düşünseli ile “Nihilizm”: Antik Grek kültüründen çıkmıştır. Postmodernizm ise bunun modern versiyonudur.[114] (Gorgias vd.[115])

Postmodernizmin kökenleri çok eskiye dayanır ama 1960’lı yıllarda ön plana çıkmıştır. O, bir felsefi akımı veya günümüzde yaşanan bir durum olarak görülür. Postmodernizm kelimesi, post = ötesi veya sonrası, postmodernizm = modern ötesi anlamına gelir. Bu kelime ilk olarak 1947’de kullanılmıştır. Düşünürleri, 1875’ten beri Batı Uygarlığı kötüye gitmiştir ve bu dönem Postmodern dönemdir, demektedir. Sonrasında bu düşünce dallanmıştır ve kendi içinde tartışmalara gitmiştir.

Nietzsche, Batı, nihilizme doğru gitmektedir, saptamasını yapmıştır. Eski filozofların da bu işe aktarılması ile postmodernizm tanımını tam olarak yapmak şu an imkânsızdır.[114] (Teizm, Deizm, Ateizm, Panteizm, Monoteizm, Politeizm, Nihilizm*) (Ateizm*) (Friedrich Nietzsche vd.[116])

Postmodernizm her konuyu tartışmaya sunabilir. Farklı görüşler onu antimodern hareket, modernizmin devamı, batı uygarlığının reddi ve/veya kapitalizmin devamı olarak değerlendirmişlerdir. Bunlara bağlı olarak, o, modernizme karşıdır. O, modernizmle bağlı ve onun bir üst halidir. O, modernizmin savunduğu humanizme, akılcılığa ve evrenselciliğe karşıdır. 2. Dünya Savaşının yıkımı onda etkili olmuştur. Ona göre modernizmle beklenen “özgür dünya” başarısız olmuştur. Freud ve Marx’ın, insanı geliştirme yöntemleri, suya düşmüştür. Bazı görüşler de onu Rönesans-Reform ışığını reddeden olarak görür. Karşısındakiler de, bu ışığın sonu, 1. ve 2. Dünya savaşları ile kötü sonuçlandığından başarısız olmuştur, demektedir.[114] (Sigmund Freud[117]) (Karl Marx[118])

Postmodernizm, 1960’lı yıllar sonrası teknolojinin -televizyon, bilgisayar vb.nin- gelişmesiyle insanlığın farklı arayışlarını da kapsar. 1980’lerden sonra Türkiye’de onun etkileri görülmeye başlanmıştır.[114]

___________________
[114] Hasan Aydın, “Nihilizmin Modern Versiyonu: Postmodernizm”, Viacademia, 1 Temmuz 2014, <https://youtu.be/WxaFNPII4fM> Erişim: 13-17 Mayıs 2015.
[115] Gorgias: MÖ 485-380, İtalya, Yunan, Sokrat öncesi filozof, sofist, hatip/konuşmacı (a). Savunduğu: Nihilizm/Hiççilik/Hiçbir şey yoktur (a)(b). “Hiçbir şey yoktur; olsa bile bilinemez, bilinse bile başkalarına aktarılamaz.”: “Hiçbir şey yoktur”; eğer varsa ya sonsuz ya da sonlu olur, sonsuz ise, parçalara ayrılıp gördüğümüz evreni oluşturacağından bu ayrılma ile “varlık” uyumsuz olur: Eğer sonlu ise evrende/uzayda durmadan değişeceğinden, sürekli kendisinden başka bir şey olur. “Olsa bile bilinemez”; duyu organları yanıltır, akıl ise olmayanı bile düşünür, bundan dolayı doğru bilgiye ulaşılamaz. “Bilinse bile başkalarına aktarılamaz”; bir kelimeye herkes farklı anlamlar yükleyebilir, kelimelerin içeriği mutlak değildir. (b). “Nihilizm” (hiççilik): “(Lat. nihil – hiç): (Genel olarak) a. Var olan görüşlere, değerlere, düzene karşı çıkan; b. Hiç bir değer tanımayan görüşlere verilen ad.” (c). (a) Wikipedia Contributes, “Gorgias”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Gorgias>; (b) M. Rıdvan Güneş, ags., s. 4, 8; Erişimler: 25 Ağustos 2015. (c) TDK, ags., “Hiççilik”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü, Erişim: 7 Haziran 2019.
[*] Konu-dipnot gidişatı gereği anlam kaybı olmaması için te(o)+, teizm, deizm, ateizm, pan(to)+, panteizm, mon(o)+, monoteizm, poli+, politeizm, Tanrı, nihilizm, negatif ve na+’yı burada vermem gerekti. Türkçedeki te(o)+, “Fransızca théo+ veya İngilizce theo+ “[bileşik adlarda] tanrı veya din” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Eski Yunanca theós θεός “tanrı” sözcüğünden alıntıdır. Yunanca sözcük Hintavrupa Anadilinde yazılı örneği bulunmayan *dʰh₁s-o- (*dʰes-o-) biçiminden evrilmiştir. Bu biçim Hintavrupa Anadilinde yazılı örneği bulunmayan *dʰéh₁s (*dʰḗs) “tanrı” kökünden türetilmiştir. Bu kök Hintavrupa Anadilinde yazılı örneği bulunmayan *dʰeh₁- “komak, kılmak” kökünden türetilmiştir.”. te(o), sözcüğün/sözün içinde olduğu zaman ‘o’ harfi düşebilir +te(o)+ veya düşmeyebilir; “ateizm, monoteizm, panteon, politeizm, teizm (panteizm), teokrasi, teoloji” gibi. (a). Türkçedeki teizm sözcüğü, “Fransızca théisme “tanrıcılık, müesses dinlerden bağımsız tanrı inancı” sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük İngilizce aynı anlama gelen theism sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Eski Yunanca théos θέος “tanrı” sözcüğünden +ism° ekiyle türetilmiştir.” (b). Türkçedeki deizm sözcüğü, “Fransızca déisme “müesses dinlerden bağımsız tanrı inancı, teizm” sözcüğünden alıntıdır. (İlk kullanımı: 1660 Pascal, Fr. filozof.) Fransızca sözcük Latince deus “tanrı” sözcüğünden +ism° ekiyle türetilmiştir.” (c). Türkçedeki ateizm sözcüğü, “Fransızca athéisme “tanrı tanımazlık” sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Fransızca athée “tanrı tanımaz” sözcüğünden +ism° ekiyle türetilmiştir. Bu sözcük Eski Yunanca aynı anlama gelen átheos άθεος sözcüğünden alıntıdır. Yunanca sözcük Eski Yunanca théos θέος “tanrı” sözcüğünden a(n)+ önekiyle türetilmiştir.” (d). Türkçedeki pan(to)+, “Fransızca ve İngilizce pan+ veya panto+ “[bileşik adlarda] tüm, hep, her” parçacığından alıntıdır. Fransızca parçacık Eski Yunanca aynı anlama gelen pâs, pant- πᾶς, παντ- sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Hintavrupa Anadilinde aynı anlama gelen yazılı örneği bulunmayan *peh₂nts (*pānts) biçiminden evrilmiştir.” (e). Türkçedeki panteizm sözcüğü, “Fransızca panthéisme “tanrının her varlıkta olduğunu ileri süren dini görüş” sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük İngilizce aynı anlama gelen pantheism sözcüğünden alıntıdır. (İlk kullanımı: John Toland, İrl. düşünür (1670-1722).)” (f). Türkçedeki mon(o)+, “Fransızca ve İngilizce mono+ “[bileşik adlarda] tek” parçacığından alıntıdır. Fransızca parçacık Eski Yunanca mónos μόνος “bir, tek, yalnız” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Hintavrupa Anadilinde yazılı örneği bulunmayan *mei̯-² “küçük, az, tek” kökünden türetilmiştir.” (g). Türkçedeki monoteizm sözcüğü, “Fransızca monothéisme “tek tanrıcılık” sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Eski Yunanca mónos μόνος “tek” ve Eski Yunanca théos θέος “tanrı” sözcüklerinin bileşiğidir.” (h). Türkçedeki poli+, “Fransızca ve İngilizce poly+ “[bileşik adlarda] çok” parçacığından alıntıdır. Fransızca parçacık Eski Yunanca polýs πολύς “çok” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Hintavrupa Anadilinde aynı anlama gelen yazılı örneği bulunmayan *pol-h₁-ú-s (*pol-ú-s) biçiminden evrilmiştir. Bu biçim Hintavrupa Anadilinde yazılı örneği bulunmayan *pleh₁- (*plē-) “çok olmak, dolu olmak” kökünden türetilmiştir.” (i). Türkçedeki politeizm sözcüğü, “Fransızca polythéisme “çok tanrıcılık” sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Eski Yunanca polýtheos πολύθεος “çok tanrılı” sözcüğünden +ism° ekiyle türetilmiştir.” (j). Türkçedeki Tanrı sözcüğü, “Eski Türkçe teŋri “gök, gökyüzü, gök tanrı” sözcüğünden evrilmiştir.”, “Ek açıklama: MÖ 4. yy’a ait Çince bir metinde zikredilmiş olup, kayda geçen en eski Türkçe sözcüktür.”. “Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak) Eski Türkçe: [ Orhun Yazıtları, 735] üze kök teŋri asra yagız yir kılındukda [üstte mavi gök altta kara yer yaratıldığında]”. (k). Türkçedeki nihilizm sözcüğü, “Fransızca nihilisme sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Almanca Nihilismus “hiçbir şeyin değeri olmadığını öngören siyasi düşünce” sözcüğünden alıntıdır. (İlk kullanımı: Friedrich H. Jacobi, Alm. filozof (1743-1819).) Bu sözcük Latince nihil “hiç, hiçbir şey” sözcüğünden +ism° ekiyle türetilmiştir. Latince sözcük Latince ne “değil” ve Latince hilum “ufak şey, cüz” sözcüklerinin bileşiğidir.” (l). Türkçedeki negatif sözcüğü, “Fransızca aynı anlama gelen négatif sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Latince negativus “değilleyici, a.a.” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Latince negare “değillemek, yadsımak” fiilinden +()tiv° ekiyle türetilmiştir. Latince fiil Latince ne veya nec “değil” sözcüğünün isimden türetilmiş fiilidir. Latince sözcük Hintavrupa Anadilinde aynı anlama gelen yazılı örneği bulunmayan *ne biçiminden evrilmiştir.” (m). Türkçedeki na+, “Farsça nā- “olumsuzluk ve yoksunluk öneki” sözcüğünden alıntıdır. Farsça sözcük Eski Farsça ve Orta Farsça na “olumsuzluk ve yoksunluk edatı” sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Hintavrupa Anadilinde yazılı örneği bulunmayan *ne “olumsuzluk edatı” biçiminden evrilmiştir.” (n). (a) Sevan Nişanyan, “te(o)+”, Nişanyan Sözlük, 22 Ekim 2013, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=teo&view=annotated>; (b) Sevan Nişanyan, “Teizm”, Nişanyan Sözlük, 24 Haziran 2015, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=teizm&view=annotated>; (c) Sevan Nişanyan, “Deizm”, Nişanyan Sözlük, 6 Aralık 2015, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=deizm&view=annotated>; (d) Sevan Nişanyan, “Ateizm”, Nişanyan Sözlük, 13 Temmuz 2015, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=ateizm&view=annotated>; (e) Sevan Nişanyan, “pan(to)+”, Nişanyan Sözlük, 8 Aralık 2015, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=pan&view=annotated>; (f) Sevan Nişanyan, “Panteizm”, Nişanyan Sözlük, 26 Eylül 2017, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=panteizm&view=annotated>; (g) Sevan Nişanyan, “mon(o)+”, Nişanyan Sözlük, 31 Ağustos 2012, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=mon%28o%29%2B&lnk=1>; (h) Sevan Nişanyan, “Monoteizm”, Nişanyan Sözlük, 14 Mart 2018, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=monoteizm&view=annotated>; (i) Sevan Nişanyan, “poli+”, Nişanyan Sözlük, 26 Eylül 2017, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=poli%20&view=annotated>; (j) Sevan Nişanyan, “Politeizm”, Nişanyan Sözlük, 14 Mart 2018, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=politeizm&view=annotated>; (k) Sevan Nişanyan, “Tanrı”, Nişanyan Sözlük, 25 Ocak 2018, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=tanr%C4%B1&view=annotated>; (l)  Sevan Nişanyan, “Nihilizm”, Nişanyan Sözlük, 22 Haziran 2015, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=nihilizm&view=annotated>; (m) Sevan Nişanyan, “Negatif”, Nişanyan Sözlük, 30 Eylül 2017, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=negatif&view=annotated>; (n) Sevan Nişanyan, “na+”, Nişanyan Sözlük, 11 Eylül 2012, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=na%20&view=annotated>; Erişimler: 2 Ağustos 2019.
[*] Konu-dipnot gidişatı gereği anlam kaybı olmaması için “ateizm”i burada vermem gerekti. “Düşünce tarihinde her ne kadar ateizm çeşitli anlamlarda tanımlanmış olsa da genellikle konu hakkında dört temel yaklaşım ortaya çıkmıştır. Birincisi, …bazı düşünürlerin tanımladığı gibi ateizm Tanrı’nın varoluşunu reddetmek anlamında değil de basit bir şekilde Tanrı fikrine sahip olmamak anlamında (mutlak ateizm) tanımlanmıştır. Buna göre Tanrı fikri ne insan zihninde ne de dış dünyada mevcuttur. Bu nedenle var olmayan bir şey üzerinde konuşulmaz, kavramsal bir bilgiye sahip olunamaz. Bu açıdan bakınca hakkında bilgi sahibi olunmayan böyle bir varlığı reddetmekten söz etmek de yersiz ve gereksizdir. Şayet varlığını kabul edenler varsa kanıt getirmede de yükümlü olan onlardır. İkinci olarak ateizm, bilinçli bir şekilde düşünerek, tartışarak, kanıtlayarak Tanrı’nın varlığını reddetme şeklinde tanımlanmıştır ki biz bunu teorik ateizm olarak isimlendirebiliriz. Böyle bir yaklaşımda ifade edilen ateizme eleştirel, rasyonel veya spekülatif ateizm adı verilir. Düşünce tarihi açısından ele alınıp değerlendirilen ve felsefi düşünce açısından önemli olan yaklaşım da budur. Üçüncü tanımlama ise Tanrı’yı yaşama sokmamak veya sanki Tanrı yokmuşçasına yaşamak gibi tanımlanan pratik ateizmdir. Bu yaklaşımda kişinin kendisinin sözel olarak Tanrı’yı reddetmesi veya kendisini ateist olarak tanımlaması çok önemli değildir. Asıl olan yaşamıdır. Dolayısıyla bu düşüncenin temelini Tanrı’sız bir dünya, Tanrı’sız bir yaşam oluşturur. Sonuncusu ise Tanrı’nın varlığına ilgisiz kalmak anlamında onun varlığı veya yokluğunu tartışma konusu yapmaksızın her ikisinin de eşit derecede anlamsız bir iş olduğunu ileri sürme şeklinde tanımlanan ateizmdir. Buna göre insan içerisinde yaşadığı fenomen alanla ilgili olarak elinde olanla yetinmeli, görünmeyen, bilinmeyen alemle, aşkın varlıkla ilgili olarak olumlu ya da olumsuz herhangi bir yargıda bulunmamalıdır.”. Ateizmin Tanrı(lar)’ın ve/veya dinlerin olmadığına dair savunduğu bazı gerekçeler şunlardır; “maddenin ezelîliği” bağlamında madde ezeli ise Tanrı olamaz, “kötülük problemi” bağlamında “deprem, sel, volkanik patlamalar, savaş, katliam ve tecavüz” gibi kötülüklerin olması Tanrı kavramıyla bağdaşmaz, “sosyolojik ve psikolojik” bağlamında Tanrı(lar)/din(ler) iddiası insanlık tarihinde toplumların gerek korku, ümit, güven gibi duyguları eşliğinde gerekse de toplumdaki bireyleri kontrol altında tutmak için farkına varmadan oluşturulagelmiş bir hayal ürünüdür (a), “Tanrı olursa insanın özgürlüğü ortadan kalkar (idealizm)” [insanların özgürlüğünün olması her şeyi bilen bir Tanrı kavramıyla çelişir] (b). (a) Seher Şimşek, “Ortaöğretim Öğrencileri Arasında Yaygınlaşan Ateizm ve Deizm Düşüncesini Önlemede Din Eğitiminin Önemi”, Ağrı İbrahim Çeçen Ü., Yüksek Lisans Tezi, 2018, <http://acikerisim.agri.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12501/501/SEHERŞİMŞEK.pdf?sequence=1&isAllowed=y> s. 11, 12, 14, 15, 17, 27, 28; (b) TDK, ags., “Tanrıtanımazlık”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; Erişimler: 2 Ağustos 2019.
[116] Friedrich Nietzsche: 1844-1900, Almanya, Alman, Filolog, filozof, kültür eleştirmeni, şair ve besteci (a). Ateist (b). Savunduğu: -Hristiyanlık ve İlahi öğelere yok der- Ateizm, -İlahi öğelere yok der ama evreni varoluşsal olarak kabul eder bu yüzden kısmen- Nihilizm/Hiççilik ve Varoluşçu. O, felsefik olarak, etik ve ahlak konuları üzerinde durarak çıkarsamalar yapar. Onun “Üstinsan” fikri şöyledir: Üstinsan tüm evrenin amacı ve sebebidir. O, diğer insanlar gibi değildir, iyinin ve kötünün ötesindedir. İnsanlar eşit değildir. Halk, üstinsanı anlamadığı için ona karşı çıkar. Üstinsanlar nadiren halk arasından çıkar. Bengi Dönüş’te; Zaman döngüseldir, her şey tekrar tekrar yeniden oluşur. En sonunda Üstinsan meydana gelir. “Tanrı Öldü” fikrinde ise: İnsan, din ve metafizikle -ahlak, gelenek vb. gibi- değerler oluşturmuştur: Bunlar kime ve neye göre doğrudur! Hiçbiri doğru değildir. Böylece insan kendi kendini unutmuştur. Eğer Tanrı varsa, insanlar özgür değildir. Tanrı fikri ortadan kaldırılmalıdır ki, insan kendine dönsün ve Üstinsan’a yürüsün. (c).Varoluşçuluk: Varoluş özden önce gelir. Var olduktan sonra “öz”ümüzü kendimiz özgürce oluştururuz. Yani gerçek biziz ve gerçeği kendimiz yaratırız/oluştururuz. İnsanların amacı tek tek “kendini gerçekleştirmektir”. Ayrıca, evrensel ahlak yasaları da yoktur, der. Bu akımda “öz” amaçtır, “evren” ise araçtır. (d). Varoluşçuluk: “Varoluşun özden önce geldiğini ve özü sürekli olarak yarattığını ileri süren öğreti, egzistansiyalizm.” (e). (a) Wikipedia Contributes, “Friedrich Nietzsche”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Friedrich_Nietzsche>; (b) Wikipedia Contributes, “List of atheist philosophers”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_atheist_philosophers>; (c) Wikipedia Katılımcıları, “Friedrich Nietzsche”, Vikipedi, Özgür Ansiklopedi, <https://tr.wikipedia.org/wiki/Friedrich_Nietzsche>; (d) M. Rıdvan Güneş, ags., s. 13; (e) TDK, ags., “Varoluşçuluk”, Güncel Türkçe Sözlük; Erişimler: 25 Ağustos 2015. (DİA “İlhad” maddesine de ayrıca bk.)
[117] Sigmund Freud: 1856’da -günümüz- Çek Cumhuriyeti’nde doğdu, 1939’da İngiltere’de öldü, Avusturyalı. Nörolog, Psikanalizin babası. Psikoterapi. (a). Ateist (b). (a) Wikipedia Contributes, “Sigmund Freud”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Sigmund_Freud>; (b) Wikipedia Contributes, “List of atheists in science and technology”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_atheists_in_science_and_technology>; Erişimler: 25 Ağustos 2015.
[118] Karl Marx: 1818’de -günümüz- Almanya’sında doğdu, 1883’de İngiltere’de öldü, Alman.  Filozof, ekonomist, sosyolog, gazeteci ve devrimci sosyalist. (a). Komünizmin babası. Ateist. (b). Materyalist (c). (a) Wikipedia Contributes, “Karl Marx”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Karl_Marx>; (b) Wikipedia Contributes, “List of atheist philosophers”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, ags. -adı geçen site- -116. dipnotta-; (c) M. Rıdvan Güneş, ags., s. 8; Erişimler: 26 Ağustos 2015.

 

Son elli yılda dünyada tarım, sanayi ve bilişim devrimleri yaşanmıştır. Bilişimle insanlar uluslararası düzeyde bireysel ve özgür olmuştur. Bu sanal özneyle ülke sınırları dolaylı olarak yok olmuştur. Yöresel ve evrenselliğin burada bir arada olması bir kargaşayı da doğurmuştur. Ulusal kültür giderek kaybolmaktadır. Modernizm homojen/tekçi, postmodernizm ise heterojen/çokçudur. Cemaatler, din grupları, mezhepler, felsefe grupları vb. bilişim kanalıyla kendilerini daha özgür ifade etmektedir. Sonuçta postmodernizmin modernizmden daha esnek olduğu ortaya çıkar. Postmodernizm, her değer aynıdır, bu farklı değerlerle beraber yaşamak esastır, der, fakat bunun nasıl yapılacağını söylemez.

Postmodernizm, her genelleme yanlıştır, der ve ekler; bazı, kısmen vb.ler kullanılmalıdır. Bilim insanlarının otoritesi reddedilir. Bilim insanları cemaattir ve onların hakikati ellerinde tutma iddiaları yanlıştır. Sanatçı, filozof ve din adamlarının da hakikati ellerinde tutma iddiaları yanlıştır. Bilgi ve bilim tek gerçektir -olan pozitivizm- düşüncesi yanlıştır. Değerler toplumlar içinde “kendiliğinden” oluşur. Gerçekliği anlamak mümkün değildir, o ancak yorumlanabilir. Ben algılamasam benim dışımda bir dünya var mı? Varsa bunu nasıl bilebiliriz? Genel bir bilgi var mıdır? Postmodernizme göre bizim dışımızda, bizden bağımsız bir gerçeklik yoktur. Biz gerçekliği; bilişimimiz, gereksinimlerimiz, bilgilerimiz, ön yargılarımız, geleneklerimizle kendimiz oluştururuz. Nihilizm de tam budur. Gerçeklik insan yapıntısıdır, onu insan algısı inşa eder. Postmodernizm bizi bu şekilde nihilizme götürür.[119] (“Yapıntı”[120.1])

Elimizde tuttuğumuz bardakla bizim aramıza neler girer, yani “Nesnel Gerçeklik” olan ben ve benim bilişimim arasına neler girer? Postmodernizme göre araya bilişimimiz girer. Bir düşünür bunu dile getirmişti: Bütün bilgi türü insanlara göre görelidir/değişkendir: Anlığımızın ve duyularımızın kategorileri vardır.[119] (“Nesnel Gerçeklik” | “Göreli”[120.2])

Biz aslında bardağın “Mutlak Gerçek” halini değil; fenomenlerimizin, anlığımızın ve duyularımızın bize gösterdiğini görürüz, diyordu Kant. Postmodernizm bu görüşten etkilenmiştir. Burada gerçekliğin biçimselleştiği/formlaştığı görülür. İnsan hem kültür oluşturur hem de kültür tarafından oluşturulur. Her kültürün varlığa farklı bir bakışı vardır. Bu yüzden kültürle gerçeklik arasında da bir bağ vardır. Dil ile gerçeklik arasında da bağıntı vardır. Kimi kültür domuz kelimesine sıcak kimisi de soğuk/kötü bakabilir. İnsanların biliş ve duyuşları evrim geçirmektedir. Kelimelere yüklenen kavramlar farklı olabilir. Bunlara bağlı olarak maddenin hem öz gerçekliği hem de dolaylı gerçekliği farklılaşabilir. Postmodernizm, bakış açımızın gerçekliği oluşturduğunu ve gerçekliğin olmadığını savunur. Berkeley, var olmak algılanmaktır, derken bunu kastediyordu. Nasreddin Hoca’ya davacı gelir, Hoca der ki, haklısın, davalı gelir, haklısın; Hoca’nın eşi der ki, nasıl ikisi haklı oluyor, Hoca der ki, sen de haklısın, örneğini de ekleyebiliriz. Gerçeklik bilinemez. “Mutlak Hakikat” diye bir şey yoktur. Modellemelere ve şemalara dayalı bir gerçeklik vardır. Gerçeklikler birbirinden üstün değildir. İktidar/hükümet ile toplum arasında gerçeklik/doğru/yanlış mefhumları değişebilir/değiştirilebilir. Bu, medya organlarında da görülür. Postmodernizm herkesin uzlaşabileceği nesnel bir gerçekliğin olmadığını iddia eder. İnançlar ve algılar onu değiştirir. Bu, bilime meydan okumadır. Günlük hayatımızda politikacıların bunu kullandığını görürüz. Modernizm, üfürükçüye gitme doktora git, derken; postmodernizm, bir insan üfürükçüde iyileşeceğine inanıyorsa doktora değil ona gidebilir ve onda iyileşebilir, der. Alternatif tıp postmodernizm ile gelişmiştir.[119] (Immanuel Kant[121]) (George Berkeley[122]) (Nasreddin Hoca[123]) (Not | Fenomen[124])

Kısaca mutlak gerçeklik yoktur, nesnel gerçeklik de kişilere ve toplumlara göre değişkendir. Bu düşünce çok eskilere dayanır ve postmodernizm ile selleşir. Postmodernizm nihilizmin modern versiyonu gibidir.

Biz bardağa dokunduğumuzda onu duyularla -görme, dokunma vb. ile- algılarız. Biz bardağı bilmiyoruz, sadece bardağa ilişkin duyumlarımızı biliyoruz, der Berkeley. Bilginin doğruluğu, iddia edildiği gibi “düşünceyle gerçekliğin örtüşmesi” değildir. Gerçeklik, duyumlarımızdır. Duyum ile zihinde kavramlar oluşur. Kavramdan çıkıp -sözde- gerçekliğe ulaşılmaz. Buna bağlı olarak düşünce ile gerçekliğin örtüşmesini saptayacak bir aracı/araç olmadığından bu örtüşme tespit dahi edilemez, dolayısıyla o yoktur.

Filozof Doç. Dr. Hasan Aydın şunları savunur. Postmodernizmin bilimi yok sayması dinselliği ön plana çıkartmak istemesi gibi de algılanabilir. O, Kilise’nin bilim karşısındaki çöküşüne engel olmak için Kilise’nin ortaya sunduğu bir ekoldür. Kiliselerin üniversitelere para yardımı yapması bunun göstergesidir. Bu sayede Kilise’nin itibarı bilimle kendilerine yeniden verilir. Yanı sıra o, dinlere de karşı bir tavır alabilir/alır. Bizim dışımızda bir nesnel gerçeklik vardır. O da bilimle elde edilir. Bilim önemlidir. Gerçekliği anlamak bilimle olur. Fakat insan bu yolda felsefesiz, sanatsız, inançsız da yapamaz. Mutlak hakikat yoktur. Hiçbir filozof veya bilim adamı mutlak gerçek budur, diye ortaya çıkmaz. Dil, insanı tutuklu kılmaz. Postmodernizmden çok şey öğrendim ama o, insanları bulanıklaştırıyor, çözüm sunmuyor. Septisizmi/şüpheciliği bir metodoloji/yöntemler ile kullanırsanız bir yerlere varabilirsiniz.[119] (“Septisizm”[125]) (“Metodoloji”[126])

Toplum değerleri tarihsel süreçte kültürle oluşur. Dünyada insan değerleri farklıdır ve hepsi eşittir. Değerlere saldırıldığında kişiye saldırılmış gibi tepki alınır. Değerler ile kimlik arasında fazlaca bağ vardır. Postmodernizm bize bunları söyler.[119] (Not[127]) (Not[128])

___________________
[119] Hasan Aydın, “Nihilizmin Modern…”, ags.
[120.1] “Yapıntı”: “1- (Genel anlamda) Kuruntu; uyduruk; uydurma. Gerçekle çeliştiğini, gerçekliğe uymadığını bile bile, tasarlanan şey. 2- (Bilgi kuramında ve varlıkbilimde) Gerçeğe uymayan, ancak belirli bir kuramsal ya da kılgılı amaç için kullanılması sakıncasız olan tasarım. Dil bakımından yapıntı “sanki” biçiminde dile gelir. Yapıntıyı varsayımdan ayıran, varsayımın doğru olma ya da doğru olmama sorununu açık bırakmasına karşılık -varsayımda her ikisi de olabilir- yapıntının doğru olmamasının bilerek kabul edilmesidir. 3- Gerçeğe uymadığını bile bile mantık ya da sanat açısından kurulan yapı.” (a), “…hayal gücüyle yaratılmış olan şey… 2. Bilgi kuramında ve ontolojide gerçeğe uymayan ancak belirli bir kuramsal veya pratik amaç için kullanılması sakıncasız olan tasarım” (b). (a) TDK, ags., “Yapıntı”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (b) TDK, ags., “Yapıntı”, Güncel Türkçe Sözlük; Erişimler: 11 Temmuz 2019. (Gidişat gereği karışıklık olmasın diye, kılgı için dipnot 188’e bk.)
[120.2] “Nesnel Gerçeklik”: “Bütün biçimleri ve görünüşleri ile özdeksel çevrenin tümü.” (a). “Göreli”: “Bir olayın başka olaylarla ilişkili, bağlantılı ve onlara bağımlı olması niteliği.” (b), “1- Bir başka şeye bağlı olan; bir başka şeye göre olan. 2- Bir başka şeye bağıntısı ile tanımlanabilen (büyüklük, uzaklık gibi). 3- Koşullu, ancak belli koşullarla, belli ilişkiler içinde geçerli olan.”, göreli’nin karşıtı saltık’tır (c). “Saltık”: “(Lat. absolutus = çözük): 1- Kendi başına var olan; hiç bir şeyle bağlı olmayan; bağımsız, koşulsuz. 2- Hiç bir şeyle sınırlanmayan. 3- Başka bir şeye ilintisi olmayan. 4- (Fizikötesi anlamda) Gerçekte olduğu gibi düşüncede de hiç bir başka şeyle bağlı olmayan ve varlık nedenini kendinde taşıyan şey; bunun sonucu olarak; kendi başına var olan varlık; kendinde nesne. Her koşuldan bağımsız olarak var olan.” (d), “sf. fel. 1. Mutlak. 2. top. b. Bağımsız, göreli olmayan ve kendi başına tam sayılan (bir olgunun niteliği).” (e). “Mutlak”: “sf. 1. Salt. 2. fel. Kendi başına var olan, hiçbir şeye bağlı olmayan, bağımsız, saltık. 3. zf. Kesinlikle.” (f) (salt’ın tanımı bir aşağıdaki 121. dipnotta verilmiştir). (a) TDK, ags., “Nesnel Gerçeklik”, BSTS – Toplumbilim Terimleri Sözlüğü, Erişim: 7 Haziran 2019. (b) TDK, ags., “Göreli”, BSTS – Toplumbilim Terimleri Sözlüğü; (c) TDK, ags., “Göreli”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (d) TDK, ags., “Saltık”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (e) TDK, ags., “Saltık”, Güncel Türkçe Sözlük; (f) TDK, ags., “Mutlak”, Güncel Türkçe Sözlük; Erişimler: 22 Haziran 2019.
[121] Immanuel Kant: 1724-1804, Doğu Avrupa, Prusyalı Alman, Filozof, Modern felsefenin merkezi figürü (a). İdealist Agnostik (b). Savunduğu: Kritisizm: Hem Rasyonalizm hem de Empirizm doğrudur, ikisinin sentezi Kritisizm’dir. Empirizm / Deneycilik: Rasyonalistlerin ve İdealistlerin aksine doğuştan geldiği düşünülen hiçbir bilgiyi kabul etmezler ve bilginin kaynağını duyular, gözlemler ve deneyimler/denemeler/deneyler olarak görürler. İdealizm: İnsan zihninden bağımsız bir gerçekliği kabul eden ve bu gerçekliği ezeli, ebedi, değişmeyen idealar/özler olarak gören akıma İdealizm denir. (c). “İdealizm”: “fel. Bilgide temel olarak düşünceyi alan ve varlığı insan düşüncesinin kurduğunu kabul eden öğretilerin genel adı.” (d), “(Felsefede) 1- (Fizikötesi açısından) Gerçekliğin özünü yalnızca görüngü olarak kabul ettiği cisimler dünyasında değil, özdeksel olmayan varlıkta arayan, nesnel gerçekliği idea, us, tin olarak belirleyen ve özdeği düşüncenin (tinin) bir görünüş biçimi olarak inceleyen görüş; özdekçiliğin ve doğalcılığın karşıtı. Duyulur dünyanın, görüngülerin karşısında hiç bir koşula bağlı olmayanı, saltık olanı bulmaya çalışan öğreti. Böylece gerçekliğin asıl özünü a. değişmez olan, zamandışı olan idealarda ya da ideaların nesnel alanında (Klasik Yunan idealizmi); ya da b. tin, us ve onun yaratıcı biçimlendirme gücünde ve özgürlükte araştırır (Alman idealizmi). 2- (Bilgi kuramı açısından) Nesneyi özneye, bilineni bilene bağlı kılan görüş. Bu görüşe göre özne nesneyi belirler ve onu oluşturur: a. Bireysel özne, bireysel bilinç söz konusu olabilir, varolmak = algılanmış olmaktır (Berkeley), b. Genel bir özne, genel bir bilinç söz konusu olabilir; bu, bireysel ben’i aşar, salt tin olarak genişler (Alman idealizmi); özdek ve doğa yalnızca bilincin, tinin bir ürünüdür; us, öznel, öznenin yarattığı biçimler dizgesi olarak anlaşılır (öznel İdealizm-Fichte); doğa olaylarının arkasında yaratıcı bir güç saklıdır, asıl gerçeğin kendisi yaratıcı ve yapıcıdır, doğa öznenin bir ürünü olmayıp, doğanın kendisi de bir güçtür, böylece us nesnel bir dizge olarak anlaşılır (nesnel idealizm-Schelling); özne-nesne karşıolumunun karşısında us, salt bir dizge olarak ortaya çıkar, ide, us, tin bütün var olanların temelinde bulunan ilkedir, varlık bu ide’nin kendini açması, belli bir ereğe doğru gelişmesidir (salt İdealizm-Hegel). 3- (Ahlaksal açıdan) a. İyi ideasını, ya da değerleri en yüksek şey olarak belirleyen görüş. b. (Kant’ta) Başarı, mutluluk, yarara bakmaksızın, hiç bir koşula bağlı olmayan salt gerekliliği ölçü olarak koyan görüş (yararcılık ve mutçuluğun karşıtı), c. Us – duyarlık, özgürlük- doğa gerginliğinde kendini gerçekleştiren insanın, ahlâkın temeli, olan özgürlüğü, erişilmesi gereken biricik ödev ve insan yaşamının anlamı olarak görmesi gerektiğini savunan anlayış (Fichte). Kant’ın transsendental idealizmi: Bizden bağımsız bir dışdünyanın varoluşunu yadsımayan Kant, gerçekliği bilinçten bağımsız bir kendinde şeyler dünyası olarak kabul eder, ama bilgimiz deneyle sınırlıdır, biz yalnız görüngüler dünyasını bilebiliriz, kendinde şeyleri görüleyemeyiz. Çünkü bunlar hiç bir zaman duyular yolu ile bize verilemezler. Deney ve yaşantılarımızı belirleyen de bilgi yetimizin kalıplarıdır, duyarlığın bu kalıpları da zaman ve uzaydır, bunların bir gerçekliği yoktur, kendinde şey olarak nesnelerin belirlenimi ve koşulu olamazlar, ama zaman ve uzayın duyularımızı aşan düşünceliği (transsendental idealitesi) vardır, böylece bütün görüngüleri şeyin kendisi olarak değil, salt tasarımlar olarak kabul etmemiz gerekir. Ama bu transsendental idealizm deneysel gerçekçiliktir aynı zamanda, çünkü dış görülerimize uzayda gerçek bir şeyin karşılık olduğunu kabul eder.” (e) (gidişat gereği ve karışıklık olmaması adına görüngü/fenomen tanımı 180. dipnotta yapıldı). “Salt”: “1- İçine, kendisine yabancı başka hiç bir şey karışmamış olan ; arı. 2- Uygulamayla ilişkisi olmayan bilimler. (Ör. salt matematik.) 3- Başka bir yetiye bağlı olmayan. (Ör. Descartes’ta salt anlık duyulara gereksinme göstermeyen, böylece de salt olan bilgiyi sağlar.) Salt us (Kant’ta): Deneyden bağımsız, içinde duyudan hiç bir şey bulunmayan us.” (f). “Agnostisizm”: Bilinemezcilik. (g), “(Yun. a-gnoein = bilmemek; a gnostos = bilinemez) 1- (Geniş anlamda) Gerçek ve salt varlığın, kendinde nesnelerin bilinemeyeceği kanı ve öğretisi. Bu öğretide gerçek varlığa a. ya büsbütün erişilemiyeceği, b. ya da bilgi ve usla değil de, ancak inan ile ulaşılabileceği ileri sürülür. 2- (Dar anlamda) Yeni İngiliz felsefesinde H. Thomas Huxley ile H. Spencer’in oluşturdukları, bilginin ancak anlığımızın güvenle bilebileceği konular içinde sınırlı kaldığını öne süren akım. Bu anlayışa göre bunun dışında kalan salt varlık, Tanrı, varlığın özü, temeli, anlamı gibi fizikötesi sorular bilinemezler.” (h). “İnan”: “1- (Özellikle dinsel anlamda) Bir bağlanmadan doğan güven; Tanrı’ya duyulan sınırsız güven. 2- Görünmez olana içten inanma; saklı olanı, daha açığa çıkmamış olanı duyma. 3- Bilinmeyene bağlanma. 4- Kişisel inanmanın içeriği; inanılan doğruların tümü.” (i). Agnostisizm (Leadriyye): “İnsan aklının Tanrı ve evren hakkındaki mutlak gerçeği bilemeyeceğini ileri süren felsefî akım” (j). Tanrı var mı yok mu? ve Evren nereden türedi? sorularının cevabını hiçkimsenin bilemeyeceğini söyler (k). (a) Wikipedia Contributes, “Immanuel Kant”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Immanuel_Kant>; (b) Wikipedia Contributes, “List of agnostics”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_agnostics>; (c) M. Rıdvan Güneş, ags., s. 6-8; Erişimler: 26 Ağustos 2015. (d) TDK, ags., “İdealizm”, Güncel Türkçe Sözlük; (e) TDK, ags., “İdealizm”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü, Erişimler: 7 Haziran 2019. (f) TDK, ags., “Salt”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (g) TDK, ags., “Agnostisizm”, Güncel Türkçe Sözlük; (h) TDK, ags., “Bilinemezcilik”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (i) TDK, ags., “İnan”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; Erişimler: 8 Haziran 2019. (j) İlhan Kutluer, “LÂEDRİYYE”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2003, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/27/C27008714.pdf> Cilt: 27, s. 41; (k) Wikipedia Contributes, “Agnosticism”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Agnosticism>; Erişimler: 26 Ağustos 2015.
[122] George Berkeley: 1685’de İrlanda’da doğdu, 1753’de İngiltere’de öldü, Anglo-İrlandalı (a). İdealist bir filozof. “Varlık algıdır”, “Var olmak algılanmaktır” (b). (a) Wikipedia Contributes, “George Berkeley”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/George_Berkeley>; (b) M. Rıdvan Güneş, ags., s. 8; Erişimler: 27 Ağustos 2015.
[123] Nasreddin Hoca: Mizahçı Hocalara verilen genel bir isim olabilir. Neredeyse tüm dünyada “Nasreddin / Nostradin / Guifa / Afandi / Efendi” fıkraları vardır ve çoğu benzerdir. Türkiye’de de böyle “mizahçı bir bilge” 13.yy.da Konya’da yaşamıştır. Wikipedia Contributes, “Nasreddin”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Nasreddin>; Nurettin Albayrak, “NASREDDİN HOCA”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2006, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/32/C32010618.pdf> Cilt: 32, s. 418, 419; İsmail Görkem, “Nasreddin Hoca Olgusunun Algılanması ve Anlamlandırılması Üzerine”, Türkbilig, Sayı: 23, 2012, <http://www.turkbilig.com/pdf/201223-167.pdf> s. 100-102; (ayrıca 83-90) Erişimler: 27 Ağustos 2015.
[124] Bizim bakmadığımız bir yerde “gerçeklik” var mı? Masamızdaki algıladığımız bardak varsa, Çin’deki bir mutfaktaki bardak gerçekten var mı? Olsa bile algımız dışında olması neyi ifade eder? Bilimde gerçeklik var mıdır? | (121. dipnotta da belirttiğim üzere, gidişat gereği ve karışıklık olmaması adına fenomen/görüngü tanımı 180. dipnotta yapıldı.)
[125] “Septisizm” (kuşkuculuk): “is. fel. Özellikle doğa ötesi konularda olumlu veya olumsuz yargıda bulunmaktan çekinme temeline dayanan öğreti, şüphecilik, septisizm.”. TDK, ags., “Kuşkuculuk”, Güncel Türkçe Sözlük, Erişim: 7 Haziran 2019.
[126] “Metodoloji”: Yöntem bilimi. TDK, ags., “Metodoloji”, Güncel Türkçe Sözlük, Erişim: 7 Haziran 2019.
[127] Yemen’de iki erkeğin -normal bir- arkadaş olduğunu el ele tutuşup göstermesi, Türkiye’de farklı algılanır.
[128] Buradan “İnsan nedir?” sorusuna cevap olarak “değerlerdir” cevabını almak yanlış olmaz.

 

 

SİTE DİZİNİNDEKİ 369. KONU
İSLAM MODERNİZMİ VE TÜRKİYE’DEKİ YANSIMALARI

“İslam Modernizmi” Batı’da ortaya çıkmış bir kavramsallaştırmadır. 19. yy., İslam dünyasının Batı karşısında geri kalmışlık sancısının yaşandığı bir yüzyıldır. İslam modernizmi -onlara göre-, din ve dinsel metinler eski/yanlış yorumlanmıştır, bunların yeni ve doğruları gerekir, düşünselini savunur. O, modern öğelerle dinsel metinler arasında bağıntı kurmaya çalışır. O, bir yenilenme hareketidir. Bu hareketin öncülerinden birisi Fazlur Rahman’dır. İslam modernizminin doğuşunun ana nedeni, Müslümanların modern Batı düşüncesiyle yüz yüze gelmesidir.[129] (Fazlur Rahman[130])

12. ve 13. yy.dan itibaren Doğu külliyatının çevirilerle Batı’ya aktarılması sonucu, Batı’nın, Batı Orta Çağ barbarlığından kurtulup onun “tekrardan” Antik Yunan felsefesi ile tanışması söz konusudur. Batı bu sayede yeni bir düşünce sürecine girip “Rönesans, Reform, Coğrafi Keşifler, Sanayi Devrimi ve ‘Aydınlanma'” ile bilim ve düşün alanında atılıma geçmiştir. Bu süreçte Tanrı odaklı -Kilise- düşüncesi saf dışı edilmiştir: İnsan odaklı seküler/laik düşüncesi saf içi olmuştur: Modern deneysel/bilimsel yöntemler aktif olmuştur. Batı bunları siyasal politikalarla perçinleyip İslam dünyasını adım adım egemenliği altına almıştır. İslam dünyasının en büyük hâkimi Osmanlılar da 17. yy.dan itibaren Batılı entrikalar, misyonerlik faaliyetleri ve Fransız İhtilali sonucunda parçalanmaya gitmiş ve yok olmuştur. 19. yy.da Batı egemenliğine giren İslam toplumları/devletleri, dış baskıların tetiklemesiyle ve bir iç refleksle kendilerini eleştiri süzgecinden geçirmişlerdir. Bu sayede yeniden canlanmak / yenilenmek / ihya olmak için İslam modernizmi hareketi doğmuştur. Artık İslam’da “gelenekçilerin” karşısında “modernistler” vardır. En temel önderleri Cemaleddin Efgani ve öğrencisi Mısırlı Muhammed Abduh’tur. Hindistan’da da bu akım, düşünürleri tarafından dillendirilmiştir.[129] (“Seküler”[131]) (“Deneysel”[132]) (F. İht. tarihi[133]) (Not[134]) (Cemaleddin Efgani[135]) (Muhammed Abduh[136])

Bu, Osmanlı’da Tanzimat sonrası yenilikçiler tarafından da ele alınmıştır: Namık Kemal ve Mehmet Akif Ersoy örneklerdendir. Mısır’daki Seyyid Kutub’u da bu akıma dâhil edebiliriz. İslam modernizminde bilgi ve bilim İslam’la yoğurulmuştur / İslamilileştirilmiştir.[129] (Namık Kemal[137]) (Mehmet Akif Ersoy[138]) (Seyyid Kutub[139]) (Not[140])

Türkiye’de Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Atatürk’le laik temel çerçevesinde bu akım yapılmıştır. 1980 sonrasında ise Fazlur Rahman’ın etkisiyle Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman Ateş gibi isimlerle Türkiye’de yayılmıştır. İlk ve ortaöğretim din kültürü kitaplarında bu akımın yer alması ve halk tarafından ilgi görmesi, o tarihlerde geleneksel İslam’ın karşısında yaygınlaşmasına sebep olmuştur.[129]

___________________
[129] Hasan Aydın, “İslam Modernizmi ve Türkiye’deki Yansımaları”, Viacademia, 24 Temmuz 2014, <https://youtu.be/L9d6PdOc1bM> Erişim: 18-28 Mayıs 2015.
[130] Fazlur Rahman: 1919’da -günümüz- Pakistan’da doğdu, 1988’de Chicago/Amerika’da öldü (a). “Pakistanlı ilim ve fikir adamı.” (b). (a) Wikipedia Contributes, “Fazlur Rahman Malik”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Fazlur_Rahman_Malik>; (b) Alparslan Açıkgenç, “FAZLURRAHMAN”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1995, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/12/C12004485.pdf> Cilt: 12, s. 280; Erişimler: 27 Ağustos 2015.
[131] “Seküler”: “Laik yaşama ait, dinden bağımsız olan.”. TDK, ags., “Seküler”, Güncel Türkçe Sözlük, Erişim: 7 Haziran 2019.
[132] “Deneysel”: “Deneye başvurularak yapılan, deneyle olan, deneyle ilgili, deneyli, tecrübi, ampirik.”. TDK, ags., “Deneysel”, Güncel Türkçe Sözlük, Erişim: 7 Haziran 2019.
[133] Fransız İhtilali 1789-1799 yılları arasındadır. Contributeurs de Wikipédia, “Révolution française”, Wikipédia, l’encyclopédie libre, <https://fr.wikipedia.org/wiki/Révolution_française> Erişim: 7 Haziran 2019.
[134] Bu sayede yeniden canlanmak (diriltmek, geliştirmek, tecdid etmek, yenilemek) için İM hareketi doğmuştur. (ihya ve tecdid için bk. dipnot 143)
[135] Efgani/Afgani, Cemaleddin: 1838’de İran’da doğdu, 1897’de İstanbul/Türkiye’de öldü (a). İranlı/Afganistanlı. “İslâmî uyanışı etkileyen XIX. yüzyıl fikir ve siyaset adamlarından.” (b). (a) Wikipedia Contributes, “Jamāl al-Dīn al-Afghānī”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Jamāl_al-Dīn_al-Afghānī>; (b) Hayreddin Karaman, “EFGĀNÎ, Cemâleddin”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1994, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/10/C10003992.pdf> Cilt: 10, s. 456, 457; Erişimler: 28 Ağustos 2015.
[136] Muhammed Abduh: 1849-1905, Mısır, Mısırlı (WE). “Mısırlı İslâm düşünürü, yenilik hareketinin öncülerinden.” (DİA). (a) Wikipedia Contributes, “Muhammad Abduh”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Muhammad_Abduh>; (b) M. Sait Özervarlı, “MUHAMMED ABDUH”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2005, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/30/C30009894.pdf> Cilt: 30, s. 482; Erişimler: 28 Ağustos 2015.
[137] Namık Kemal: 1840-1888, Trakya/Türkiye, Türk. Osmanlı döneminde reformcu bir Türk Milliyetçisi. (WE). “XIX. yüzyılın ikinci yarısında Türk edebiyatı ve siyasî hayatında büyük tesirler meydana getiren vatan ve hürriyet şairi, dava ve mücadele adamı, edip, yazar, gazeteci ve idareci.” (b). (a) Wikipedia Contributes, “Namık Kemal”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Nam%C4%B1k_Kemal>; (b) Ömer Faruk Akün, “NÂMIK KEMAL”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2006, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/32/C32010585.pdf> Cilt: 32, s. 361; Erişimler: 28 Ağustos 2015.
[138] Mehmet Akif Ersoy: 1873-1936, İstanbul/Türkiye, Arnavut Türkü. Veteriner, şair, milletvekili. (a). “İstiklâl Marşı ve Safahat şairi, millî-dinî hassasiyeti, karakter ve seciyesiyle Türk milletinin gönlünde yer edinen İslâmcılık akımının önemli şahsiyeti.” (b). (a) Wikipedia Katılımcıları, “Mehmet Âkif Ersoy”, Vikipedi, Özgür Ansiklopedi, <https://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Âkif_Ersoy>; (b) M. Ertuğrul Düzdağ, M. Orhan Okay, “MEHMED ÂKİF ERSOY”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2003, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/28/C28009249.pdf> Cilt: 28, s. 432; Erişimler: 29 Ağustos 2015.
[139] Seyyid Kutub: 1906-1966, Mısır, Mısırlı (a). “Mısırlı düşünür ve aksiyon adamı.” (b). (a) Wikipedia Contributes, “Sayyid Qutb”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Sayyid_Qutb>; (b) Hilal Görgün, “SEYYİD KUTUB”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2009, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/37/C37012131.pdf> Cilt: 37, s. 64; Erişimler: 29 Ağustos 2015.
[140] İM’de bilgi ve bilim İslam’la yoğurulmuştur / İslamilileştirilmiştir (İslam’da olmayan şeyler İslam’a uydurulagelmiştir).

 

Cemaleddin Afgani, 2. Abdülhamid döneminde Osmanlı’ya/İstanbul’a gelerek önemli roller almıştır. Kendisi Batı düşüncesini iyi bilmektedir. Ona göre İslam akıl ve bilim dinidir: Bir din iyi yönetilmezse gelişime engel olur. İstanbul’da, peygamber doğulmaz, kazanılır, dediğinde, kendisi Osmanlı’dan uzaklaştırılmıştır. Bir keresinde yine İstanbul’da vaaz verirken kürsüde kuşu fanusun içine kapatıyor ve konuşmaya başlıyor, kuş öldüğünde cemaate soruyor, neden öldü, onlar diyor, Allah öldürdü; Afgani, hayır, oksijensizlikten öldü, diyor: 2. Abdülhamid de bunu ülkeden kovuyor. O, ona İngiliz ajanı demiştir.[141] (2. Abdülhamid[142])

İslam modernizmine göre bilimle Kur’an örtüşür, kelamcı Mutezile’ye yakındır, Sünni öğeleri yeniden yorumlar.[141]

Said Nursi ve Mehmet Akif Ersoy İslam modernistleridir ve ikisi gelenekçi 2. Abdülhamid’e karşıdır. Bu yüzden 2. Abdülhamid Said Nursi’yi “deli” diye tımarhaneye atmıştır. Onlar pozitif bilimin medreselerde okutulmasını istiyorlardı. Ersoy, Afgani’nin dinsiz olmadığını anlatan makaleler yazmıştır.[141] (Said Nursi vd.[143])

___________________
[141] Hasan Aydın, “İslam Modernizmi…”, ags.
[142] 2. Abdülhamid: 1842-1918, Osmanlı Devleti / İstanbul, Osmanlı Türkü, “Osmanlı padişahı (1876-1909).”. Cevdet Küçük, “ABDÜLHAMİD II”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1988, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/1/C01000270.pdf> Erişim: 29 Ağustos 2015, Cilt: 1, s. 216.
[143] Said Nursi: 1877’de Osm. / Bitlis’de doğdu, 1960’da TR/Urfa’da öldü, Kürt (a). “Son dönem Osmanlı âlimi ve Nurculuk hareketinin kurucusu.”. “Said Nursi’nin fikrî mücadelesini İslâm düşüncesi içinde tecdid veya ihyâ olarak bilinen geleneğin bir devamı ve son dönem Osmanlı âlimleri arasında görülen yenilik hareketinin bir parçası şeklinde görmek mümkündür.” (b). “Tecdîd”: Yenileme (c). “İhya”: “is. (ihya:) esk. 1. Yeniden canlandırma, diriltme. 2. Çok iyi duruma getirme, geliştirme, güçlendirme. 3. Yeni bir güç, umut, erinç verme.” (d). (a) Wikipedia Contributes, “Said Nursî”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Said_Nursî>; (b) Alparslan Açıkgenç, “SAİD NURSİ”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2008, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/35/C35011727.pdf> Cilt: 35, s. 565, 567; (c) TDK, ags., “Tecdid”, BSTS – Medenî Hukuk Terimleri Sözlüğü; (d) TDK, ags., “İhya”, Güncel Türkçe Sözlük; Erişimler: 30 Ağustos 2015.

 

Batı düşüncesi uzmanı ve entelektüel olan Fazlur Rahman ilk kez Türkçeye “İslam” isimli eseriyle Prof. Mehmet Aydın ile Prof. Mehmet Dağ tarafından çevrilmiştir. Amaçları, İslam kültür tarihine eleştirel bakan bir adamı da Türkler tanısın, idi. Sonra onlar Türkiye’den tepki almıştır. Hocaları bu isimler olan Doç. Dr. Hasan Aydın’a onlar, bir gün bu konuyu yazarsan amacımızın kötü olmadığını da yaz, demiştir. (Ben Alper Çadıroğlu olarak bunu yazmış bulunuyorum şu an.)

Türkiye’de İslam modernizminin ilk uygulama alanı 1948’de CHP ile olmuştur: Sistematik olarak 1980 sonrasında olmuştur. 1979’da İran Devrimi; İslam’ın yanlış yorumlandığını, kadın haklarının olduğunu, laik ve modern olduğunu, insan haklarının varlığını kapsayan bir devrimdir.[144] (Not[145])

İslam modernizmi içinde Yaşar Nuri Öztürk önemlidir, öyle ki kendisi Genelkurmay Başkanlığında bununla ilgili -yeniden yapılanmayla ilgili- fazlaca konferans vermiştir. Zekeriya Beyaz ve Süleyman Ateş de İslam modernizmi içinde yer alır. Bu akım Türkiye’de 1980 sonrası devlet eliyle işlenmiştir. Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı iken “İslâm Gerçeği” adlı Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Komisyonuna yazdırılmış bir kitap, Cumhurbaşkanlığı fonu ile bedava basılmış ve bedava dağıtılmıştır. Bu kitap; şeriat yanlış uygulanıyor, türban zorunluluğu yoktur, İslam’ın laiklikle sorunu yoktur gibi konuları içerir. Türkiye bu akımla beraber gelenekçi İslam’dan çıkıp Neo Mutezile yoluna sallaşmıştır. Fethullah Gülen ekolünün Kur’an’ı yorumlaması da İslam modernizmine uygundur.

İslam modernizmi şunları söyler. İslam Emevilerle beraber yozlaşmıştır. Cahiliye geleneği, Emevi ekolü, Yunan felsefesi, Hint mistisizmi, İran/Fars kültürü vb. gerçek İslam’ı bozmuştur: Tarih içerisindeki tüm Kur’an yorumları bu yozlaşmış gelenekle yapılmıştır. İslam, yeniden, Kur’an’a dönülerek, doğru yorumlanmalıdır. Hadisler Hz. Muhammed’in ölümünden 200 yıl sonra “uydurularak” yazılmıştır, bunlara güvenmemek gerekir. İhya/yenileme geleneği İslam kültüründe vardır.[144]

___________________
[144] Hasan Aydın, “İslam Modernizmi…”, ags.
[145] Görüşüme göre: Bu devrim, çevre ülkelere sıçramakla birlikte, TR’de sağ-sol çatışması ile başlayan 1980 darbesi ile sonuçlanan durumla bağıntılar içerir.

 

Kur’an 610 ile 632 yılları arasında oluşmuştur. Nüzul sebebi, ayetlerin oluşmasına sebep olan koşullardır. Mesela Tebük seferinde bazıları savaşa katılmaz ve onlar için Tevbe suresindeki pek çok ayet iner. Hz. Muhammed’e Kur’an’ı sana birileri öğretiyor dendiğinde, onun burnuna damga vuracağız, o öğretiyor denilen kişinin dili A’cemidir bu ise Arapçadır, iner. Hz. Muhammed’e Yahudilerce büyü yapılır, bunu bozmak için ayetler iner. Arabın biri Hz. Muhammed’le hesaplaşmak için, ey Muhammed, diye bağırır ve bunun ardından şu ayet iner, içinizden birini çağırır gibi Hz. Muhammed’i çağırmayın. Hz. Muhammed ile Zeyneb evlenirken düğün evinde uzunca yemeğe ve konuşmaya dalanlar için şu ayet iner, Hz. Muhammed’in evinde konuşmaya dalmayın. Kur’an’da bu şekilde tarihsel bağlamlar vardır. Yine Kuran’da, evlere arkadan girmeyin, geçer, bu, düşünüldüğünde bundan birçok anlam çıkarılabilir fakat bunun nüzul sebebi, İslam’dan önce Mekke ve Medine Arapları Kâbe’ye hacca gittiklerinde hacı olduklarının nişanesi/göstergesi olarak evin arkasını delip oradan eve girerlerdi ve sonra burayı kapatırlardı, Kur’an bunun iyilik olmadığını göstermek için bu ayet oluşmuştur. Bu veriler antropolojiden, hadislerden elde edilmektedir. Hadislerin neden yalanlandığı böylelikle daha iyi anlaşılır. Hurma ve üzüm suyundan sarhoşluk elde edersiniz, bu size Tanrı’nın sunduğu bir lütuftur, ayeti Mekke dönemindendir, sonrasında devletleşilen Medine döneminde cemaatin kargaşa/kavga etmeleri sonucu Hz. Ömer Hz. Muhammed’e ikide bir, artık bu içkiyi yasakla, der, sonucunda, içkide hem iyilik hem de kötülük vardır fakat kötülüğü daha fazladır, ayeti oluşur. İslam’da içkinin yararının insanı cesaretlendirdiğine inanılır. İçkili namaz kıldıran birisi ayeti yanlış okuyunca Hz. Ömer yine aynısını ona söyleyerek, içkiliyken namaza yaklaşmayın, ayeti oluşur. En sonunda kabileler arasında içki/şarap ve kumar çoğalıp belalara yol açınca, içki/şarap ve kumar birer şeytan işi pisliktir, artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi, ayeti oluşur. Kur’an’da ayetlerin tarihsel/zamanla oluşumu nüzulle birlikte bu şekilde oluşur. Kur’an’daki dövmenin/darbın nüzul sebebi şudur: Bir adam karısını dövüyor, kadının babası Hz. Muhammed’e gelip, kısasa kısas istiyorum, diyor, Hz Muhammed de o an vahiy haline girip, kadınların edepsizlik yapmasından korkarsanız uyarın, yatağı ayırın, olmazsa dövün, diyor. Doç. Dr. Hasan Aydın bunları “Felsefi Antropolojinin Işığında Hz. Muhammed ve Kuran” adlı kitabında uzun uzadıya anlatmıştır. Zeyneb Hz. Muhammed’in evlatlığının karısıdır ve onunla evlenir, bu, Arap geleneğinde uygun değildir. Kur’an’da, Ebu Leheb’in elleri kurusun, ve Ebu Cehil’e göndermeler nüzul kavramıyla ilgidir. Ebu Leheb Hz. Muhammed’e karşı çıktığı için -sülalenin yüz karasısın, yalancısın, dediği için- Kur’an’da Tanrı ona, Ebu Leheb’in elleri kurusun, bedduasını yapar. Nüzul, Kur’an’ın tarihsel ve yöresel olduğunu gösterir. Bu şekilde Kur’an’da kaldırma, hükümsüz bırakma anlamındaki nesih olmuş ayet çoktur. Yine Mekke’deyken Kur’an’da, senin dinin sana, benim dinim bana, denilen ayet, Medine’deyken, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürüne dönüşmüştür. Kur’an bu tarzda nesih olmuş / zamanı geçmiş ayetler barındırır. Üstteki cümledeki ilk ayeti alırsanız eğer, Kur’an “laiktir – dinde zorlama yoktur”, dersiniz, fakat ikinci ayeti ve Hristiyan ve Yahudilerin -kelle vergisi- cizye vermesini alırsanız ve de nesihi-nüzulu bilirseniz, o zaman tersini düşünmek zorunda kalırsınız.[146] (Not[147]) (Not[148]) (Not[149]) (Not[150]) (Not[151]) (“Nişane”[152]) (Ebu Leheb ve Ebu Cehil vd.[153]) (Not[154])

___________________
[146] Hasan Aydın, “İslam Modernizmi…”, ags.
[147] Hz. Muh.e Kuran’ı sana birileri öğretiyor dendiğinde… Yani sen onlardan duyduğunu söylüyorsun, yazdırıyorsun veya sen değil asıl onlar yazıyor, söylüyor dendiğinde…
[148] Nahl: 103- Andolsun ki biz, onların: ‘Bunu kendisine ancak bir beşer öğretmektedir’ dediklerini biliyoruz. Saparak kendisine yöneldikleri (kimse)nin dili a’cemidir*, bu ise açıkça Arapça olan bir dildir. (a). Fussilet: 44- Eğer biz onu A’cemi (Arapça olmayan bir dilde) olan bir Kur’an kılsaydık, herhalde derlerdi ki: ‘Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana, A’cemi (Arapça olmayan bir dil)mi?’ De ki: ‘O, iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kur’an), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir.’ (b). * “A’cemi, yabancıyı ifade eden bir kelime olmakla beraber Arapça olmayan bir dil veya bir görüşe göre karmakarışık, kapalı bir dil anlamlarında da kullanılır. Bu ayette (Nahl 103) a’cemi, Kur’an’ı Peygambere öğrettiği öne sürülen kimsenin dilini ifade eder ki, onların iddiasına göre Kur’an Allah’tan bir vahy değil, Peygambere “bir başkası” tarafından öğretilmiş bir kitaptır.” (c). (a) Bu sitedeki yazıma bk. 349. konu. (b) Bu sitedeki yazıma bk. 354. konu. (c) Karışıklık olmasın diye bk. 94.1 nolu dipnotta c’de yer alıp “Elimdeki -Bakış Yayınları…” diye başlayan kısımda belirtilen yerde geçmek üzere, Ali Bulaç Nahl 103 ayetinin sonuna bu dipnotu düşmüştür.
[149] (Büyü ve büyüyü bozmak için inen/gelen/yazılan ayetler): Felak: 1- De ki: Sabahın Rabbine sığınırım. 2- Yarattığı şeylerin şerrinden, 3- Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, 4- Düğümlere üfüren-kadınların şerrinden, 5- Ve hased ettiği zaman, hasetçinin şerrinden. (a). “Haset”: Kıskançlık, çekemezlik (b). (a) Bu sitedeki yazıma bk. 364. konu. (b) TDK, ags., “Haset”, Güncel Türkçe Sözlük, Erişim: 7 Haziran 2019.
[150] (Hz. Muh’i -kötü bir üslubla- yüksek sesle çağıranlar da diyebiliriz.) Hucurat: 2- Ey iman edenler, seslerinizi peygamberin sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi, ona bağırıp-söylemeyin; yoksa şuurunda değilken, amelleriniz boşa gider. Bu sitedeki yazıma bk. 356. konu.
[151] Ahzab: 53- Ey iman edenler (rastgele) Peygamberin evlerine girmeyin, (Bir başka iş için girmişseniz ille de) yemek vaktini beklemeyin. (Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin, yemeği yiyince dağılın ve (uzun) söze dalmayın. Gerçekten bu, peygambere eziyet vermekte ve o da sizden utanmaktadır; oysa Allah, hak (kı açıklamak)tan utanmaz. Onlardan (peygamberin eşlerinden) bir şey isteyeceğiniz zaman, perde arkasından isteyin. Bu, sizin kalpleriniz için de, onların kalpleri için de daha temizdir. Allah’ın Resûlü’ne eziyet vermeniz ve ondan sonra eşlerini nikahlamanız size ebedi olarak (helal) olmaz. Çünkü böyle yapmanız, Allah katında çok büyük (bir günah)tır. Bu sitedeki yazıma bk. 353. konu.
[152] “Nişane” (belirti): “Bir olayın veya durumun anlaşılmasına yardım eden şey, alamet, nişan, nişane”. TDK, ags., “Belirti”, Güncel Türkçe Sözlük, Erişim: 7 Haziran 2019.
[153] Ebu Leheb: MS 549-624, Mekke/Hicaz, Arap (a). “Hz. Peygamber’in amcası ve en azılı düşmanlarından biri.”. “Ebû Tâlib’in ölümünden sonra Hâşimîler’in reisi olan Ebû Leheb, kabile içi dayanışmayı sağlama mecburiyetinden dolayı Hz. Peygamber aleyhinde yürütülen faaliyetlere karşı çıkarak onu himaye etti. Ancak bu durum uzun sürmedi; Hz. Peygamber’in, ataları dahil gelmiş geçmiş bütün müşriklerin cehennemlik olduğunu söylemesine… öfkelenip onu himaye etmekten vazgeçti.”, “Ebû Leheb Hz. Peygamber’in “…sözlerine itibar edilmemesi gerektiğini söylemeye devam etti. Kendisinin ve karısının Resûl-i Ekrem’i rahatsız eden bu hareketleri üzerine Tebbet sûresi nâzil oldu. Nüzûl sırası dikkate alındığında ilk defa bu âyetlerle bir müşrikin ismen zikredilerek karısıyla birlikte tehdit edildiği görülür. Sûrenin nâzil olması üzerine Ebû Leheb’in oğulları babalarının emriyle, evli bulundukları Hz. Peygamber’in iki kızını boşadılar.” (b). Tebbet (Mesed): 1- Ebu Leheb’in iki eli kurusun; kurudu ya. 2- Malı ve kazandıkları kendisine bir yarar sağlamadı. 3- Alevi olan bir ateşe girecektir. 4- Eşi de; odun hamalı (ve) 5- Boynuna bükülmüş bir ip (bağlanmış) olarak. (c). Ebu Cehil: MS ~570-624, Mekke. Arap. Muhammed’e inanmayanlardan birisiydi. “Hz. Muhammed’in ve İslâm’ın azılı düşmanlarından biri.”. Ebu Cehil çok zengin, ticari nüfusu fazla olan ve Mekke’de söz sahibi bir kişiydi. Muhammed, Ebu Cehil’in İslam’ı parasıyla ve nüfusuyla güçlendirmesini çok istemiştir. Fakat Ebu Cehil, Muhammed’e inanmayıp İslamiyet’e karşı çıktığından Ebu Cehil’i kötüleyen “pek çok âyet nâzil olmuştur (bk. el-En‘âm 6/108; el-Hicr 15/90; el-Alak 96/9-18).” (d). (a) Wikipedia Contributes, “Abd al-‘Uzzā ibn Abd al-Muttalib”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Abd_al-‘Uzzā_ibn_Abd_al-Muttalib> Erişim: 30 Ağustos 2015. (b) Mehmet Ali Kapar, “EBÛ LEHEB”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1994, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/10/C10003743.pdf> Erişim: 8 Haziran 2019, Cilt: 10, s. 178. (c) Bu sitedeki yazıma bk. 364. konu. (d) Mehmet Ali Kapar, “EBÛ CEHİL”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1994, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/10/C10003693.pdf> Erişim: 8 Haziran 2019, Cilt: 10, s. 117, 118.
[154] Paragrafın son kısmı için: İlk ayette İslam Mekke’deyken yani devletleşmeyip küçük gruba hitap ederken, ikincisinde ise Medine’deyken yani egemenliğini genişletmiş -söz sahibi olmuş, devletleşmiş- iken oluşmuşluğu doğaldır.

 

Hz. Muhammed öldüğünde İslam, bir şehir devleti olarak ∼140.000 kişilik bir gruptu. ∼100 yıl içerisinde İslam, imparatorluk oldu. 10.-11. yy.larda İslam yorumu Antik Yunan kültürü zemininde oluşturulmuştur. İslam modernizmi her ne kadar 19. yy.da çıksa da metot olarak Orta Çağ’da kullanılmıştır: Gazali, İbn Sina, Farabi örneklerdendir. Bunlar rivayetleri reddedip Antik Yunan / Helenistik kültürünün ön plana çıkardığı “akıl ve mantık” ile Kur’an’ı yorumlamışlardır. Şu anda dünyada ve Türkiye’de yaygın olan İslam modernizmi akımı aslında, gerçekten de, “gerçek İslam”dan çıkmaktır. Burada, üstte anlatılan gerçekler reddedilip onlar değiştirilir. Kısaca, İslam modernizmi hareketindekiler kendi kültür ve ahlaklarına göre Kur’an’ı gerçek dışı uydurmalarla yorumlarlar. Kur’an’da atom teorisini bulmak, evrim teorisini bulmak, kuantumu bulmak gibi unsurlar da bu akım içinde vardır. Süleyman Ateş, Kur’an’daki İnsan suresinden, 1 günün hem 50.000 yıl hem de 1.000 yıl olduğu sonucunu çıkartarak bunun zamanda göreceliliğe işaret ettiğini ve de bunun Albert Einstein’ın izafiyet/rölativite teorisinin kanıtı olduğunu, iddia eder. Bu, abesle iştigal değildir de nedir![155] (Not[156.1]) (Orta Çağ[156.2])

Ek olarak: Bugünkü Arapçayı inşa edenler / oluşturanlar Süryani Hristiyan Araplardır. Bunlar Yunan felsefe kitaplarını Arapçaya/İslam’a çevirmişlerdir. Eski bedevi Arapçasında mutlak, hakikat, töz, cevher, bilim, sanat, nedensellik vb. terimler yoktu, sonradan girdi. Yazı bile ilkeldi, “noktalama”sı yoktu: Hz. Muhammed’in ölümünden ∼150 yıl sonra noktalama eklendi.

Arapça zengin bir dildir fakat neredeyse her dil zengindir. Önemli olan, bir dildeki bir kelimenin ne kadar farklı anlam içermesi değil de yalın/tek anlam içermesidir. Bilim dilinde bir kelimeyle dünyadaki herkes aynı şeyi anlar. Bu yüzden -zengin- günlük konuşma diliyle bilim yapılamaz.

İslam’dan önce tuzlu su ile tatlı suyun birbirine karışmaması Araplar arasında biliniyordu. Bunun örneği Kızıldeniz’de vardı.[155]

___________________
[155] Hasan Aydın, “İslam Modernizmi…”, ags.
[156.1] “Kuran-ı Kerim’de her ne okuyorsanız, onun inmiş olduğu 10 bin kişilik Mekke’de, 10 bin kişilik Medine’de, nüfusu 10’ar bindi bunların, Anadolu’da birer kasaba gibi yani, Kur’an sonuçta bir kasabaya inmiştir.”. Bu cümle İhsan Eliaçık’ın “Kur’an’a Giriş” adlı kitabının arka kapak yazısıdır. İhsan Eliaçık, “Kur’an’a Giriş: Gerçeğe, Hayata ve Topluma Dönüş”, İnşa Yayınları, 5. Baskı, 2015, <https://www.kitapyurdu.com/kitap/kurana-giris-amp-gercege-hayata-ve-topluma-donus/265325.html> veya <https://zebramo.com/products/3YRQFV> Erişim: 8 Haziran 2019.
[156.2] Gidişat gereği, bundan sonra geçecek olan Orta Çağ, İlk Çağ ile beraber geçtiğinden, ikisinin birlikte tanımlanmasını uygun gördüm, dipnot 180.2’ye bakınız.

 

 

SİTE DİZİNİNDEKİ 370. KONU
ANTİK YUNAN’DAN İSLAM FELSEFESİNE AŞK VE DELİLİK

Aşk ve delilik bağlantısı ilk kez Platon’un “Phaedrus” diyaloğunda karşımıza çıkmaktadır.

Filozofların “Aşk” üzerinde durmalarının sebebi, insan nedir, sorusuyla bağlantılıdır. Filozoflar insanın rasyonel / akla uygun tarafıyla ilgilenir ve evrensel öğelerin peşine düşer. Onların peşinde olduğu şey “Logos”tur. Filozof için duyguların pek önemi yoktur.[157] (“Logos”[158])

Schopenhauer aşk felsefesi ile ilgilenen ve aşk düşmanı olarak görülen bir filozoftur. Ona göre aşk, doğanın bir aldatmacasıdır, fakat o, aşka ilişkin çözümlemeler de yapmıştır. Ona göre filozoflar aşkı diğerlerinden az ele almıştır, Platon’da bile aşk masaldan öteye geçmez, Kant ve Spinoza’da da aşk ispatlanamamıştır.[157] (Arthur Schopenhauer vd.[159]) (Baruch Spinoza vd.[160])

İleri sürüldüğüne göre felsefe, doğa felsefesi ile başlamıştır. Bu gelenek Thales ile doğmuştur. Sokrates felsefeyi gökyüzünden yer yüzene indirdi, denilir. Sokrates’ten önce felsefe daha çok “doğa” üzerine dururken, ondan sonra felsefe evlerin, toplumun içerisine girerek “insanı” tartışma konusu yaptı. Bu sav çok meşhur olmakla beraber yanlışlanabilir tarafları da vardır.[157] (Thales vd.[161])

Yunan felsefesinde aşk/dostluk ile ilgili ilk tartışmalar Pisagor’da mevcuttur. Onda, insanın ne zaman sevişmesi gerektiğini, insanın ruhunu arıtmasında aşkın işlevleri gibi konulara değinilir. Demokritos’ta da aşkın etik yaşamdaki önemi anlatılır. Empedokles’te ise aşkın, kozmik varlığın oluşumundaki etkisi ve rolü üzerinde durulur. Bu filozoflar Sokrates öncesi “doğa filozofları”dır. Buradan çıkan sonuç, filozofların aşk sorunsalına kayıtsız kalamayıp insanı sadece nesnesel/rasyonel varlık olarak almanın yanında onu duygusal/aşksal bir varlık olarak da almalarıdır.[157] (Empedokles[162])

Savaş barışın anasıdır, bir nehirde iki kez yıkanılmaz, sözlerinin sahibi Heraklitos, karşıtlar, farklılıklar birbirini tamamlar, buradan ahenk ve aşk oluşur, demektedir. Empedokles, benzer benzerini bulur ve -iki elmanın yarısı gibi- birbirlerini tamamlarlar, der. Platon’un “Symposion” isimli eserinde o, hem karşıtların hem benzerlerin birbirine âşık olabileceği tezlerini Homeros’a kadar geri götürür.[157] (Homeros[163]) (Not[164])

___________________
[157] Hasan Aydın, “Antik Yunan’dan İslam Felsefesine Aşk ve Delilik”, Viacademia, 21 Ağustos 2014, <https://youtu.be/CgRnYjgjGR8> Erişim: 29 Mayıs – 3 Haziran 2015.
[158] “Logos”: “(Yun. legein = söylemek, konuşmak) Yunanca’daki ilk anlamı söz, sonradan düşünce, kavram, us, anlam, evren yasası anlamlarını da almış, Herakleitos’tan beri felsefenin temel kavramlarından biri olmuştur. 1-Söz, anlamlı söz; sözün anlamı. 2- (Mantıksal olarak) a. Deyiş. b. Kavram, c. (Platon ve Aristoteles’ten beri) Bir şeyi anlaşılır kılan mantıksal temel. d. Mantıksal olanın birliği e. Bilim ilkesi. 3- (Ruhbilimsel olarak) a. (Yunan felsefesinde) İnsan ruhunun usla ilgili bölümü, b. (Yeni insanbilimde) Yaşamın bilinçsiz güçlerinin karşısında etkin bilinç ilkesi. 4- (Fizikötesinde Herkakleitos ve Stoa’dan beri) Evren usu, evren yasası. 5- (Tanrıbilimsel olarak) a. Tanrı sözü. b. (Hellenizm felsefesinde) Tanrı ve evren arasındaki aracı. c. (Augustinus’tan beri) Her bilgiyi olanaklı kılan Tanrısal ışık; bilgi kaynağı.”. TDK, ags., “Logos”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü, Erişim: 8 Haziran 2019.
[159] Arthur Schopenhauer: 1788’de Polonya’da doğdu, 1860’da Almanya’da öldü, Alman. Filozof. (a). Ateist (b). Pesimist/Kötümser (a). “Pesimizm” (kötümserlik): “(Lat. pessimus = en kötü) : 1- (Genellikle) Her şeyi en kötü yanından alan, her durumu karanlık gören ve hep en kötüyü bekleyen dünya görüşü. a. Kuşkucu bir tutumu dile getirebilir, b. Kendi kendini ya da çağını eleştirerek hoşnutsuzluğu dile getirebilir. 2- (Felsefedeki özel anlamları) a. Tüm olarak dünyayı özünde kötü bulan öğretiler (fizikötesi kötümserlik-Schopenhauer). b. İnsanı özünde kötü bulan öğretiler, c. Dünyada ve dünya tarihinde kötünün iyiye üstün geldiğini ileri süren öğretiler, d. İnsanlığın ekonomik ve toplumsal sorunlarında yetkin bir çözüm yolu bulunamayacağını ileri süren öğretiler.” (c). (a) Wikipedia Contributes, “Arthur Schopenhauer”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Arthur_Schopenhauer>; (b) Wikipedia Contributes, “List of atheist philosophers”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, ags. -116. dipnotta-; Erişimler: 30 Ağustos 2015. (c) TDK, ags., “Kötümserlik”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü, Erişim: 8 Haziran 2019.
[160] Baruch Spinoza: 1632-1677, Hollanda, Hollandalı, Filozof (a). Panteist. Spinoza, peygamber olarak da anılmıştır. (b). Dualist: Varlık hem düşünce hem de maddedir, ikicilik. Beden ve ruh/akıl aynı gerçekliğin, tanrının iki ayrı görüntüsüdür. Bunların arasındaki ilişkiyi de; bir cephede meydana gelen olayın diğer alanda gerçekleşen başka bir şeye karşılık gelmesiyle açıklamıştır, Spinoza. Tanrı ve evren birdir. Her şey gibi doğadaki olaylar da tanrının özünden çıkmıştır ve zorunludur. İnsanı tutkuların kölesi olmaktan kurtaracak olan ve aklın öngördüğü yaşam biçimine kavuşturacak olansa bilgidir. (c). “Panteizm” (tüm tanrıcılık): “is. fel. Tanrı ile evreni bir kılan, her şeyi tanrı olarak gören öğretilerin genel adı, kamu tanrıcılık, panteizm.” (d). “Spinoza, farklı bir bakış açısıyla, Tanrı’nın birliğini iki ayrı şekilde ele almaktadır: Natura Naturans, Natura Naturata. Natura Naturans, kendi başına varolan, Tanrı’yı ifade etmektedir. Natura Naturata ise tavırlar veya doğrudan doğruya Tanrı tarafından yaratılmış şeyleri ifade etmektedir.”, “Spinoza’ya göre, bu iki kavram, sonsuzluktandırlar (eternity) ve sonsuza kadar da değişmez olarak kalacaklardır. Bu konunun derinliğine girişmek, ona göre doğrusu çok büyük bir çalışmayı gerektirdiği için, bu konu burada son bulmaktadır.”, “Spinoza’nın “‘her şey Tanrı’dır’, Tanrı ve varlıklar aynı ya da özdeştir, Tanrı aleme yalnızca içkindir diyen klasik panteizmden farklı olduğunu; buna mukabil, onun, ‘her şey Tanrı’da-dır’, Tanrı ve varlıklar ayrıdır, Tanrı aleme hem içkin hem de aşkındır ilkesini savunan pan-enteizmle daha yakın ilişki içinde olduğunu söylemek mümkün olsa gerektir.” (e). (a) Wikipedia Contributes, “Baruch Spinoza”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Baruch_Spinoza>; (b) Wikipedia Contributes, “List of pantheists”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, ags. -51. dipnotta bk.-; (c) M. Rıdvan Güneş, ags., s. 8, 9, 13; Erişimler: 31 Ağustos 2015. (d) TDK, ags., “Tüm Tanrıcılık”, Güncel Türkçe Sözlük; (e) M. Kazım Arıcan, “Spinoza’nın Natura Naturans ve Natura Naturata Kavramlarının Anlamsal İçeriği Üzerine Tartışmalar”, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, Cilt: 4, Sayı: 4, 2004, <https://dergipark.org.tr/download/article-file/52566> s. 94, 95; Erişimler: 8 Haziran 2019.
[161] Thales: MÖ 624-546, Milet/Aydın/Türkiye, Yunan. Filozof, matematikçi. (a). Natüralist (a)(b). Var edilmemiş, ezeli ve ebedi ilk ana madde / öz olan “su”dur (b). “Natüralizm” (doğalcılık): “fel. Gerçeğin yalnız doğa ile açıklanması, natüralizm.” (c), “Her şeyi doğaya indirgemeye çalışan dünya görüşü. Doğaya verilen anlama göre türlü biçimler alır. (Doğa bilimlerinde) Anorganik doğa bilimlerinin ilkelerini saltlaştıran, yöntemlerini tüm gerçekliğe aktaran görüş (bilimsel doğalcılık). (İnsanbilimde) İnsanı yalnızca bir doğa varlığı olarak gören, insanın doğa içinde ayrı, kendine özgü bir yeri olduğunu ileri süren bütün görüşleri yadsıyan öğreti (insanbilimsel doğalcılık). Ahlâk felsefesinde (ethikte) a. Doğal yaşama yararlı olan şeyleri iyi ve doğru bulan görüş (pragmacılık), b. Ahlâkı doğal güçlerin, içgüdülerin etkisinden kalkarak açıklamaya çalışan anlayış. (Estetikte) Sanatın ereğini doğayı olduğu gibi yansıtmada, gerçekliği bütün çıplaklığı ile ortaya koymada bulan öğreti.” (d). (a) Wikipedia Contributes, “Thales of Miletus”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Thales_of_Miletus>; (b) M. Rıdvan Güneş, ags., s. 1; (c) TDK, ags., “Doğalcılık”, Güncel Türkçe Sözlük; Erişimler: 31 Ağustos 2015. (d) TDK, ags., “Doğalcılık”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü, Erişim: 8 Haziran 2019.
[162] Empedokles: MÖ 490/494-430/434, Sicilya/İtalya, Yunan, Filozof (a). İlk ana maddeler/özler; hava, ateş, su ve topraktır. Bunlar; ezeli, ebedi ve değişmez. Bunlar, farklı oranlarda bir araya gelerek görünen her şeyi oluşturur. 4 ana maddeyi bir araya getiren “sevgi”dir, dağıtan ise “nefret”tir. (b). (Kendisi, evrim fikrini ilk ortaya atanlardandır.) (a) Wikipedia Contributes, “Empedocles”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Empedocles> Erişim: 8 haziran 2019. (b) M. Rıdvan Güneş, ags., s. 2, Erişim: 31 Ağustos 2015.
[163] Homer/Homeros: MÖ 8.yy.da doğum İzmir, ölüm Los / Yunan Adası, Yunan. Filozof, yazar, şair. Politeist/Çoktanrıcı -yazdığı destanlarda çoktanrı var-. Wikipedia Contributes, “Homer”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Homer> Erişim: 1 Eylül 2015.
[164] Dipnotlara konu dışı bir şey eklememeye özen gösterdim ama bunu buraya eklemezsem olmazdı diye düşünüyorum. “Evrim fikrini ilk ortaya atan İslam bilginleri mi? Yoksa Antik Yunan filozofları mı? Bu sorunun cevabı, Antik Yunan filozoflarıdır. Şimdi bunu inceleyelim. İslam bilgini El Cehiz (ö. 869): Kitab el-Hayavan adlı kitabında evrim fikrinden bahsetmiştir. İslam bilgini İbn Miskeveyh (ö. 1030): El-Fevzu’l-Aşgar isimli eserinde evrim fikrinden bahsetmiştir. Yunan Filozofları: Thales (MÖ 600 civarı): “İlk önce bitkiler, sonra hayvanlar ve en son olarak da insanlar tesadüflerin ürünü olarak sudan ortaya çıkmışlardır.” demiştir. Anaksimenderes (MÖ 500’ler): “Hava, su, ateş ve toprağın etkileşmesi sonucu dünya ve canlı varlıklar oluşmuştur. Suda yaşayan canlılardan diğer karada yaşayan canlılar doğar, evrilir.” demiştir. Empedokles (MÖ 400’ler): “Su, Hava, Toprak ve Ateş değişik oranlarda tesadüfen birleşerek, yeryüzündeki canlı cansız her şeyi meydana getirmiştir. İnsan, bitki yaşamından gelişmiştir ve bu süreç tesadüfen/kendiliğinden olmuştur.” demiştir. Demokritos (MÖ 300 civarı): Metaryalist felsefecidir. “Evrende her şey maddedir. Doğal olarak canlılar da maddedir. Madde canlıları oluşturur.” demiştir.”. Bu sitedeki yazıma bk. 107. konu.

 

Antik Yunan’da, aşk nedir sorunsalını en iyi ele alan isim Sokrates’tir. Fakat Sokrat’ın ne yazdığı elimize ulaşmamıştır, bunu sadece Platon’un yazdıklarından bilmekteyiz. Platon’un erken dönem diyaloglarına Sokratik diyaloglar denmekte olup son dönemlerinde kendinin Sokrat’tan ayrıldığı görülür. Platon aşkı “Symposion” -Şölen- adlı eserinde kaleme almıştır. Bunda aşk tanrısı Eros’a övgüler vardır. Günümüz sempozyum kelimesi Eski Yunan’da dinsel, folklorik, düşünce paylaşımları gibi anlamlara gelir. Eski Yunan sempozyumunda yemek yenilir, içki içilir, bir konu belirlenir ve moderatör eşliğinde alabildiğine tartışmalar yapılır. “Symposion” adlı eserde aşkın konu alındığı bir sempozyum vardır, Platon burada Sokrates’i -semboliksel olarak- konuşturur. Platon “Phaedrus” adlı eserinde/diyaloğunda da aşkı anlatmıştır: Burada, iyi bir nutuk/söylev nasıl olmalıdır ele alınır ve o nutkun konusu da aşktır/erostur. Sokrates burada, birincisinde, aşkı bedensel delilik olarak görür ve onu reddeder, ikincisinde, ilk nutkundan dolayı özür diler ve aşka yüce, tanrısal bir delilik/mania, der.[165] (Mani-Mania[165.1]) (“Nutuk”[166])

Symposion’daki konuşmacılardan Aristofanes’e göre başlangıçta insan erkek ve dişi olarak bir bütündü, androjin idi, sırtlarından yapışıktı, iki kat organları vardı, güçlülerdi, tekerlek gibi dönerek hareket ederlerdi. Onlar tanrılara isyan edince Zeus ekibini toplar, hem buna bir ceza olarak hem de daha fazla hizmet için androjinleri birbirinden ayırır/keser -bu bir mittir-. Böylelikle bizler de bütünlüğümüzü yani aşkımızı ararız, bulduğumuzda “bir” oluruz. Bu tamlanma/bütünlenme / yarımızı arama düşüncesi günümüzde de mevcuttur. İslam kültürüne bu “ruh ikizini arama” olarak geçmiştir. Yine, başlangıçta insanlar tek bir varlıktı, sonra parçalandı ve herkes parçasını arar oldu düşüncesi İslam kültüründe Hz. Muhammed’e mal edilmiştir. Aristofanes ekler: Her işte tanrıların dediğini yap ki bir daha bölünmeyesin ve aşk yolu ile ilk bütünlüğünü yeniden bulasın. Ona göre kendi öz yarısını / aşkını bulmuş insan diğer her şeyden / dünya işlerinden vazgeçer.[165] (Aristofanes[167]) (Not[168])

___________________
[165] Hasan Aydın, “Antik Yunan’dan…”, ags.
[165.1] Türkçedeki “mani” sözcüğünün 3 anlamı vardır, burada bizi ikisi değil biri ilgilendiriyor. “Mani”: (ilk cümle bizi ilgilendiriyor) “is. ruh b. Kişinin sevinç, güven ve her türlü etkinliğinin normal olmayan bir biçimde arttığı ruh hastalığı. (I) is. Bir şeyin yapılmasını önleyen şey, engel. (II) is. ed. Genellikle birinci, ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklı olan, daha çok hecenin yedili ölçüsüyle söylenen halk şiiri.” (a). Türkçedeki mani1 sözcüğü, “Arapça mnˁ kökünden gelen māniˁ مانع “önleyen, engel olan” sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça manaˁa مَنَعَ “yasakladı” fiilinin fāˁil vezninde etken fiil sıfatııdır.” (b); Türkçedeki mani2 sözcüğü, “Arapça ˁny kökünden gelen maˁāni معانٍ “anlamlı sözler, vecizeler” sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça maˁnā معنىَ “anlam, anlamlı söz” sözcüğünün mafāˁil vezninde çoğuludur.” (c); Türkçedeki mani3 sözcüğü (bu bizi ilgilendiriyor), “Fransızca manie “delilik, cinnet” sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Eski Yunanca aynı anlama gelen manía μανία sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Hintavrupa Anadilinde yazılı örneği bulunmayan *mn-yo- “düşünce” biçiminden evrilmiştir. Bu biçim Hintavrupa Anadilinde yazılı örneği bulunmayan *men-1 “düşünmek” kökünden türetilmiştir.”. Bizi ilgilendiren -yani bu 3.- anlam için benzer sözcükler “manik, manik depresif, manya”; bağlantılı sözcükler “manyak, dipsoman, erotomani, kleptoman, megaloman, mitoman, nemfoman, piromani”. (d). Türkçedeki mantalite sözcüğü, “Fransızca mentalité “düşünce tarzı” sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Latince mentalis “akla ilişkin” sözcüğünden +itas ekiyle türetilmiştir. Bu sözcük Latince mens, ment- “akıl, zihin, düşünce yeteneği” sözcüğünden +al° ekiyle türetilmiştir. Latince sözcük Hintavrupa Anadilinde yazılı örneği bulunmayan *mn̥-ti- biçiminden evrilmiştir. Bu biçim Hintavrupa Anadilinde yazılı örneği bulunmayan *men-1 “düşünmek” kökünden türetilmiştir.”. Ek açıklama: “Aynı kökten İngilizce mind, māna- “akıl, düşünce”, Eski Yunanca mnēsis “anma, hafıza”, Eski Yunanca mátos “düşünce, irade”. Ayrıca Latince monere “akıl vermek”, Sanskritçe mantra “öğüt, düşünce”, Avesta (Zend) dilinde mazda “bilge”, Eski Yunanca mántis “kâhin”, mániā “delilik”.”. (e). Ek olarak şunları da belirteyim: Nişanyan Sözlük’te Türkçedeki ‘mania’ sözcüğü için ‘mani1‘deki ile aynı şey yazıyor veya ‘mani1‘e yönlendiriyor (f), TDK GTS’de ise ‘mania’ya engel diyor (g) ve TDK İngilizce-Türkçe Sözlük‘te ‘mania’ya delilik-cinnet diyor (h). (a) TDK, ags., “Mani”, Güncel Türkçe Sözlük; (b) Sevan Nişanyan, “Mani1“, Nişanyan Sözlük, 17 Temmuz 2015, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=mani1&view=annotated>; (c) Sevan Nişanyan, “Mani2“, Nişanyan Sözlük, 20 Ağustos 2015, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=mani2&view=annotated>; (d) Sevan Nişanyan, “Mani3“, Nişanyan Sözlük, 13 Ocak 2018, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=mani3&view=annotated>; (e) Sevan Nişanyan, “Mantalite”, Nişanyan Sözlük, 5 Aralık 2015, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=mantalite&view=annotated>; (f) Sevan Nişanyan, “Mania”, Nişanyan Sözlük, 28 Nisan 2015, <https://www.nisanyansozluk.com/?k=mania&view=annotated>; (g) TDK, ags., “Mania”, Güncel Türkçe Sözlük; (h) TDK, ags., “Mania”, İngilizce-Türkçe Sözlük; Erişim: 21 Haziran 2019.
[166] “Nutuk” (söylev): “is. Bir topluluğa düşünceler, duygular aşılamak amacıyla söylenen, uzunca, coşkulu ve güzel söz, nutuk, hitabe.”. TDK, ags., “Söylev”, Güncel Türkçe Sözlük, Erişim: 8 Haziran 2019.
[167] Aristofanes: MÖ 446-386, Yunanistan, Yunan. Oyun yazarı ve yönetmeni | Tiyatro – Komedi. Wikipedia Contributes, “Aristophanes”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Aristophanes> Erişim: 9 Haziran 2019.
[168] Görüşüme göre: Tanrı’nın/Zeus’un, androjinin hatası/isyanı sonucu androjini bir bütünken iki insana ayırması; Kuran’daki, Âdem ve Havva’nın cennetten kovulup Dünya’ya atılmasıyla cinsel organlarının bir anda belirmesi olayına benzer. Kuran: Araf: 18- (Allah) Dedi: (…) 19- Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz. 20- Şeytan, kendilerinden ‘örtülüp gizlenen çirkin yerlerini’ açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: ‘Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.’ 22- Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: ‘Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?’ 24- (Allah) Dedi ki: ‘Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır.’ Bu sitedeki yazıma bk. 348. konu.

 

Symposion’daki ikinci büyük konuşma ise Sokrat’ındır. Sokrat, aşk tanımlamasında hendaia/hendaye terimini kullanıyor. Hendaye, sizdeki eksik olanı elde ettiğinizde sizin tamamlanmanızdır / eksikliğini hissettiğiniz şeydir. Sokrat’a göre aşk, ölümsüzlüğü aramaktır, birincisi, tenseldir/üremedir, ikincisi, sanat eserleri ile unutulmamadır. Aşk mutlu/mutsuz gitgellerle doludur. Aşk, bir merdivendir, önce insan güzel bedene yönelir, sonra güzel ruha yönelir, bunlarla yetinmeyip en son güzelin kendisine / güzelin idesine doğru yolculuğa çıkar: Bu düşünce, sonrasında Hristiyanlık ve İslam’da yerini bulur. Aşk, cahillikle bilgelik arasındadır. Ama ona göre gerçek aşk, Platon’un da dediği gibi: Şehvet ve öfkeyi kontrol altına alıp “aklın” ölçülülüğünü esas alan aşktır -şehvet, öfke ve akıl; Platon’un “üç parçalı ruh” öğretisidir-. Sokrat yine, ulaşamadığınıza âşık olursunuz, der. Sokrat’ta aşk, hakikati arama çabasıdır. O, Symposion’da kurmasa da Phaedrus diyaloğunda konuşurken aşk ile delilik arasında bir bağıntı kurar. Ona göre iki tür mania/delilik vardır: bedensel ve tanrısal. Tanrısal’da, kişinin gelecekle ilgili kehanette bulunmasıyla ortaya çıkan, kötülükleri engellemek için Tanrı’ya seslenmeler/çığlıklar ile ortaya çıkan, şairlere verilen ilhamlarla ortaya çıkan ve aşkla ortaya çıkandır. -Sokrat’a göre mantık kelimesi maniaya bir t harfinin eklenmesiyle türetilmiştir.- Bu maniaların hepsi insanın tanrılarla arasındaki bağıntıdan ortaya çıkar. Sokrat’a göre aşk, tanrısal bir maniadır ve aşkın insanı mutlu ettiğini kanıtlayabilmek için insani olduğu kadar tanrısal da olduğunu, ruhun doğası, tanrısal âlemdeki durumu, bedene düşüşü ve tekrar tanrısal Tanrı’ya dönüşü serüvenini ayrı ayrı ele almak gerekir: Ruh, öncesiz ve sonrasızdır, hareketin imgesidir, o, hareketi kendiliğinden olan şeydir: Ruhun kapsamlı ve gerçek anlamı ise Tanrı’dadır. Yine Sokrat’a göre insan, ruhuyla gökyüzü katlarını tırmanıp Tanrı’nın ziyafetinden yiyebilir. Ruh, kanatlı olarak tasvirlenir. Ruh, gök kubbenin en üstüne varınca “hakikat”i görür. Gökyüzünün üstündeki bu bölge; renksiz, şekilsiz ve dokunmak istesen varlığı ile yokluğu belirsiz hakikat, ancak, ruhu idare edenin, aklın görecebileceği hakikat, asıl bilginin yurdu olan hakikat, burasıdır. Bu paragrafta söylenenler bizzat Sokrat’ın sözleridir. Ruh ilk başta Tanrı’dadır ve mutlak güzelliği görmüştür, sonra dünyaya bir bedenle döner ve yaşadıklarını unutur, sonra güzel bir varlıkla/nesneyle/insanla karşılaştığında o güzel göksel âlemdeki parıltıları anımsar gibi olur ve bunun ardından ruhun düşmesi tekrardan yükseliş yolculuğuna başlar. Bu anımsamanın peşine düşen insanlar bedensel güzelliğin ötesine, ruhsal güzelliğe kavuşmak isterler, o da onları tatmin etmez ve idea olan gerçek güzelliğe kavuşmak istenir. Bu, Sokrat’ın “anımsama” öğretisidir. Bu aşk yolu, hakikatin kendisinde yarattığı tanrısal bir delilik ve çılgınlıktır. Gerçek güzelliği arayan insanlar dünyadan el etek çekmiştir ve hiçbir şeyi umursamazlar: Onlar “deli” değil, hakikat âşıklarıdırlar.[169] (“İde” ve daha fazlası[170]) (“İmge”[171]) (Not[172]) (Not[173])

___________________
[169] Hasan Aydın, “Antik Yunan’dan…”, ags.
[170] “İde” (düşünce): “1- Düşünme ediminin içeriği. 2- Düşünmenin ürünü olan: düşünülen içerik; bu içerik düşünme ediminden çözülebilir ve örneğin yazılı olarak saptanabilir ya da bir başkasına aktarılabilir. 3- İlke, yönetici sav.” (a), “İnsan beyninin anlık ve us yardımıyla nesnel evreni yansıtmak üzere oluşturduğu kavramlar, yargılar, kuramlar vb.” (b), “is. 1. Uzay ve zamanın ötesinde, öznenin dışında, kendiliğinden var olan, duyularla değil, yalnızca ruhen algılanabilen asıl gerçeklik, mütalaa, fikir, mülahaza, ide, idea.” (c). “Düşünme”: “(Geniş anlamda) Aristoteles’in öne sürdüğü biçimiyle, insanı hayvandan ayıran belirgin öznitelik: Duyum ve izlenimlerden, tasarımlardan ayrı olarak usun bağımsız ve kendine özgü eylemi; karşılaştırmalar yapma, ayırma, birleştirme, bağlantıları ve biçimleri kavrama yetisi. Usun bu eyleminin ürünü düşüncedir. Düşünceler ancak düşünmenin yaratıcılığı içinde gerçekleşirler. Düşünmenin belli bir biçim almasıyla düşünce oluşur; bu da ancak dil yoluyla olur. Düşüncenin dille sıkı bir bağlılığı vardır. Düşünceler sözcüklere dökülemiyorsa, düşünme biçim almamış, düşünce olmamış demektir. Düşünme gerçek nesnelere yöneliyorsa somut düşünme, düşüncel (ideal) nesnelere yöneliyorsa soyut düşünme adını alır.” (d). “Edim”: “1- (Skolastik felsefede) Aristoteles’in energeia = gerçekleşme, etkinleşme kavramının çevirisi. Her değişme a. olanaklı; b. tamamlanmak üzere, gerçekleşmek üzere; c. tamamlanmış durumda olabilir. Aristoteles gizil olmayı, olabilir durumda olmayı dile getiren a ile bu değişmenin sonucu olan gerçekleşmiş olmayı dile getiren c arasında bulunan b durumunu genellikle energeia olarak belirtir. 2- (Yeni Felsefede) İnsan bilinç ve eyleminin tek tek davranışları; edimin varlığı gerçekleşmeye dayanır; nesnel olarak verilmiş değildir, ancak gerçekleşmede kavranılır olur. Her edimin özünde bir şeye yönelme, bir şeyi erek edinme vardır.” (e), “Çeşitli güdülerden kaynaklanan ve tanısal bir içeriği olan amaçlı davranış.” (f), “is. 1. Yapılmış, gerçekleşmiş iş, amel, fiil. 2. fel. İnsan davranışı. 3. huk. Alacaklının isteyebileceği ve borçlunun yapmak zorunda olduğu davranış, ivaz. 4. ruh b. Belirli bir durumla karşılaştığı zaman kişinin yapabildiği davranış.” (g). “Güdü”: “1- Genel anlamda gerek bilinçli, gerek bilinçsiz olarak davranımı doğuran, devamını sağlayan ve ona yön veren herhangi bir içtepi, itki ve tavır. 2- Organizmanın, belli bir amaca göre, birbirine bağlı bir dizi davranım göstermesini gerekli kılan gereksinim. 3- Bir etkinlik ya da eylemin gizli nedeni. 4- Kaynağı, dürtüde olduğu gibi, duygulanım olmayıp us olan neden.” (h), “Tepki ve davranışları devindiren iç ve dış etki.” (i), “is. 1. Bilinçli veya bilinçsiz olarak davranışı doğuran, sürekliliğini sağlayan ve ona yön veren herhangi bir güç, saik. 2. Bir etkinlik veya işin gizli sebebi. 3. fel. Kaynağı akıl olan sebep, saik. 4. top. b. Bireyleri bilinçli ve amaçlı işlerde bulunmaya yönelten dürtü veya dürtüler bileşkesi, saik.” (j). “İçtepi” (tepi): “1- Bir iş yapmak, bir eyleme geçmek için duyulan ve bireyin engelleyemeyeceği kadar güçlü istek. 2- Bireyi, doğrudan doğruya eyleme geçmeye zorlayan güçlü dürtü.” (k). “İtki”: “(Lat. impulsio < pulsio – itme; in = içinde, karşı, doğru) : İnsanı bir bilinç çabası gerektirmeden yaşama atılımına yönelten, onu kendiliğinden eyleme iten, devindiren güç (beslenme itkisi, üreme itkisi, ayrıca, güçlüklük etkisi vb.); uygulama alanı genişletilerek tinsel güçler için de kullanılır (bilgi itkisi, özgürlük itkisi).” (l). “Dürtü”: “1- Kaynağı duygulanım olan ve bilinçle herhangi bir ilişkisi bulunmayan güçlü neden ya da güdü. 2- İnsanı eyleme iten eğilim, ilgi ya da herhangi bir duygu.” (m), “Örgenin kendi denetimi dışındaki etkenlerce, sonuçlarını öngörmeden davranmaya zorlandığı bir güdülenim biçimi.” (n). “Duygulanım”: “Anlık süreçlerinin dışında kalan ve insanın toplumsal kümesi içindeki davranışı üzerinde istençli denetimini ortadan kaldıran kısa süreli duygusal tepkiler (kızgınlık, korku vb.) gösterme durumu.” (o). “İstenç”: “(Lat. voluntas < velle = istemek, volo = istiyorum) : 1- İtici güç: Yapabilme gücü; özgürlüğünü içinde bulunduran isteme. 2- Bilinç yetisi: İnsanın tasarımları ve görüşleri üzerinde bilinçli bir düşünüp taşınma ile, seçerek ve tavır alarak eyleme karar verme yeteneği. 3- Duygu ve eğilimlere değil, usa dayalı isteme; usa uygun bir erek ve amaç koyma yeteneği; isteme ve eylemleri usla belirleme gücü. 4- İstenilmiş olanı gerçekleştirmeğe karar verme ve yerine getirme gücü. 5- Yaşamın özgür, ussal bir özle kendini bilinçli olarak gerçekleştirmesi.” (r), “is. 1. İrade. 2. fel. ve ruh b. Davranışlarla ilgili tepilerden bir bölümünü tutup ötekileri eyleme dönüştürme gücü, irade.” (p). “Duygu”: “is. 1. Duyularla algılama, his. 2. Belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim.” (s), “Belli bir uyaran karşısında genellikle güdü ve değerlerle ilişkili olarak belirip çoğu kez süreklilik ve tutarlılık gösteren… bir uyarım biçimi.” (t). “Uyarım”: “1- Bir uyaran karşısında organizmanın gösterdiği tepki. 2- Bir uyarma nedeniyle herhangi bir kas ya da salgıbezinde olan açık ya da gizli değişme.” (u). “Duyu”: “Başlıca duyular olan görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma duyuları, duyu organları aracılığıyle alınır. Ayrıca basınç ve ısı duyuları, denge duyusu, uzay duyusu, zaman duyusu, yön duyusu gibi duyular da vardır.” (v). (a) TDK, ags., “Düşünce”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (b) TDK, ags., “Düşünce”, BSTS – Toplumbilim Terimleri Sözlüğü; (c) TDK, ags., “Düşünce”, Güncel Türkçe Sözlük; (d) TDK, ags., “Düşünme”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (e) TDK, ags., “Edim”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (f) TDK, ags., “Edim”, BSTS – Yöntembilim Terimleri Sözlüğü; (g) TDK, ags., “Edim”, Güncel Türkçe Sözlük; (h) TDK, ags., “Güdü”, BSTS – Eğitim Terimleri Sözlüğü; (i) TDK, ags., “Güdü”, BSTS – Yöntembilim Terimleri Sözlüğü; (j) TDK, ags., “Güdü”, Güncel Türkçe Sözlük; (k) TDK, ags., “İçtepi”, BSTS – Eğitim Terimleri Sözlüğü; (l) TDK, ags., “İtki”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (m) TDK, ags., “Dürtü”, BSTS – Eğitim Terimleri Sözlüğü; (n) TDK, ags., “Dürtü”, BSTS – Toplumbilim Terimleri Sözlüğü; (o) TDK, ags., “Duygulanım”, BSTS – Toplumbilim Terimleri Sözlüğü; (r) TDK, ags., “İstenç”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (p) TDK, ags., “İstenç”, Güncel Türkçe Sözlük; (s) TDK, ags., “Duygu”, Güncel Türkçe Sözlük; (t) TDK, ags., “Duygu”, BSTS – Eğitim Terimleri Sözlüğü; (u) TDK, ags., “Uyarım”, BSTS – Eğitim Terimleri Sözlüğü; (v) TDK, ags., “Duyu”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; Erişimler: 9 Haziran 2019.
[171] “İmge”: “1- Gerçekle ilişkisi olmadığı halde insanın zihninde tasarlayıp canlandırdığı şey. 2- Ortada açık bir uyaran olmadan, eski bir duyusal-algısal yaşantının zihinde yeniden canlanan biçimi.” (a), “Bir nesneyi doğrudan doğruya yeniden tanıtmaya yarayacak bir biçimde göz önüne seren şey, duyu organları ile algılanmış olan bir şeyin somut ya da düşüncel kopyası.” (b), “Var olan ya da varmış gibi tasarlanan nesnelerin zihinde canlandırılışı.” (c), “is. 1. Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey, düş, hayal, hülya. 2. Genel görünüş, izlenim, imaj. 3. ruh b. Duyu organlarının dıştan algıladığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri, hayal, imaj. 4. ruh b. Duyularla algılanan, bir uyaran söz konusu olmaksızın bilinçte beliren nesne ve olaylar, hayal, imaj.” (d). “Düş” (rüya): “Uyurken zihinde beliren olayların, düşüncelerin bütünü, rüya.” (e). (a) TDK, ags., “İmge”, BSTS – Eğitim Terimleri Sözlüğü; (b) TDK, ags., “İmge”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (c) TDK, ags., “İmge”, BSTS – Yazın Terimleri Sözlüğü; (d) TDK, ags., “İmge”, Güncel Türkçe Sözlük; (e) TDK, ags., “Düş”, Güncel Türkçe Sözlük; Erişimler: 9 Haziran 2019.
[172] “…Ruhun kapsamlı ve gerçek anlamı ise, Tanrı’dadır.” ile biten kısmın sonuna şu eklenebilir. Görüşüme göre: Burada Sokrates’in Hz. Muh.le/Kuran’la benzerliği vardır. Kuran’da “ruh” ve “kader” ile ilgili ‘net’ bir bilgi verilmez. İsra: 85- Sana ruh’tan sorarlar; de ki: ‘Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.’. Kader ile ilgili -yani yapacağımız/seçeceğimiz tüm şeyleri Allah önceden biliyor mu bilmiyor mu, sorusu ile ilgili- net bir bilgi ise yine Kuran’da geçmez. Bu sitedeki yazıma bk. 350. konu (ve buranın tamamı).
[173] Paragrafın son kısmı için görüşüme göre şunu söyleyebilirim: Bu bize, gerçek aşk O’dur, diyen mutasavvıfları anımsatır.

 

Antik Yunan, hakikate / iyilik idesine / mutlak güzelliğe ya “felsefe” ile ya da “aşk” ile ulaşılabileceğini söyler. Felsefe, “bilgelik” yolu iken; aşk, tanrısal aşk ve bedensel aşk olarak ikiye ayrılır. Aşk, insanı delileştirir/çılgınlaştırır/manialaştırır. Hakikate/Tanrı’ya aşk ile ulaşmaya çalışmak insanda anlam verilemeyen sonuçlara yol açar. Bu tanrısal aşktır. Bir de Antik Yunan’da aşk, tensel/bedensel bir hastalık olarak da görülüp onun için ilaçlar geliştirilmiştir. Galen’e göre aşk; olağan düşünceyi, uyku düzenini ve nabzı bozar, o, marazi bir hastalıktır. Galen daha çok Hipokrat’tan yararlanmıştır. Hipokrat’a göre aşk; iki nefsin ayrılmayacasına birbirine karışmasıdır, sanılar-gözler aşkı anlamaya yetmez, aşkın kalbi nasıl ele geçirdiği akılları hayrete düşürür, şunu kesin olarak biliyoruz ki aşk kalpten başlar, daha sonra diğer organlara geçer, sonra vücut titrer, düşüncede zayıflık olur, bu nedenle âşık hastadır, der Hipokrat. Galen de aynı bu anlayışı sürdürür. Antik Yunan kültüründe aşk “kalple” ilişkilendirilmiştir, o, marazi bir kalp hastalığıdır.[174] (Galen[175]) (“Marazi”[176]) (‘Kalp’ hakkında[177])

9. yy ve sonrasında Yunan felsefesinin İslam kültüründe etkisi görülür. İslam tasavvufunda Hallac-ı Mansur, Muhyiddin ibn Arabi, Mevlana, Yunus Emre gibi mutasavvıfların Yunan kültüründeki “tanrısal aşk” kavramını kullandıkları görülür. Mutezile, Eşari gibi İslam kelamcılarının ise tanrısal aşk kavramını kullanmamasının sebebi, onlara göre, Tanrı aşırı istek/arzu nesnesi olarak görülemez, demeleridir: Kelam geleneğine göre Tanrı/Allah ne sever ne de sevilirdir.

Antik Yunan’da bir atasözüne göre aşk ilahi çılgınlıktır, deliliktir, insan, özündeki tanrısal güzellikle karşılaşınca manevi doyum ve manevi sarhoşluğa uğrar, sıradan insanlar onlara bakınca onları gerçekten deli sanarlar. Hâlbuki bu ilahi güzellikte kaybolmaktır.[174]

___________________
[174] Hasan Aydın, “Antik Yunan’dan…”, ags.
[175] Galen: MS 129-216, İzmir, Yunan. Filozof ve tıp doktoru. Platonist. Wikipedia Contributes, “Galen”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/Galen> Erişim: 1 Eylül 2015.
[176] “Marazi”: “sf. (marazi:) esk. 1. Hastalıkla ilgili, hastalıklı. 2. mec. Hastalık derecesinde olan.”. TDK, ags., “Marazi”, Güncel Türkçe Sözlük, Erişim: 11 Haziran 2019.
[177] “Kalp” kavramı Sümerlerde, Mısır mitolojisinde, Tevrat’ta, İncil’de vs.de geçmektedir (bunları uzunca yazmama gerek yok, isteyenler belirttiğim yazılarıma bakabilir) (a). Kuran’da geçtiği bazı yerlere bakalım. Araf: 179 Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İsra: 46 Ve onların kalbleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. … Kehf: 57 Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı zaman, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni unutandan daha zalim kimdir? Biz gerçekten, kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde (gerdik), kulaklarına bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza kadar asla hidayet bulamazlar. Hac: 46 Yer yüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları olsun? (a) Bu sitedeki yazılarıma bk. 177 ve 178. konu, bk. 184 ve 185. konu. (b) Bu sitedeki yazıma bk. 178. konu.

 

 

SİTE DİZİNİNDEKİ 371. KONU
İSLAM GELENEĞİNDE BİLGİ KURAMI

Epistemoloji, bilgi kuramıdır ve onun felsefede köklü tartışmaları vardır. O; bilgi nedir, kaynakları nelerdir, insan doğru bilgiyi / gerçekliğin bilgisini elde edebilir mi ve bu nasıl olur, doğru ve yanlış bilgi nedir, var mıdır, akıl ve duyular dışında değişik bilgi kaynakları var mıdır gibi olguları araştırır.

Sokrates öncesi filozoflar -Heraklitos ve Parmenides- bunu tartışmışlardır. Sonrasında Platon “idealar kuramı”yla bunu ele almıştır. Aristoteles, mantığı ele alıp, psikolojik olarak duyuların ve aklın işlevlerine değinmiştir. Platon’un ve Aristo’nun görüşlerinin birleştirilmeye çalışıldığı Helenistik dönemde ve bunların yeniden yorumlanmaya çalışıldığı Yeni Eflatunculuk/Platonculuk öğretisinde bunun daha çok ahlaki ve mistik alana kaydığı görülür.

İslami kültürde “bilgi” üzerine ilk tartışmalar 8. yy.da başlamıştır. Ayrıca -kapsamlı olmasa da- Kur’an ve hadislerde, bilgi nedir, varlığı ve kaynakları nedir gibi ön düşünceler bulunmaktadır. İslam’da epistemolojiyi / bilgi sorununu ilk felsefi olarak tartışanlar kelam ekolündeki Mutezile düşünürleridir. Ebu Hasan Eş’ari ve Ebu Mansur Matüridi, kitaplarında bunu -bilgi teorisini- tartışmıştır. Gazali de bunlara eklenir. Gazali ile birlikte kelam geleneği tasavvuf ve İslam felsefesi ile karşılaşmıştır ve devamında gelenekçi kelam geleneğine ek olarak yeni bir İslam Kelam Felsefesi akımı oluşmuştur. Felsefe epistemolojisi, kelam epistemolojisi ve tasavvuf epistemolojisi iç içe geçip Osmanlı’da etkili olmuştur.[178] (Matüridi[179])

İslam kültüründe bir de el-Kindi ile başlayan bir -ilk felsefe- süreci vardır. Bu süreçte Aristo’nun mantık eserleri farklı olarak yorumlanmıştır ve bir mantık külliyatı oluşmuştur. Buna Farabi de dâhildir. Aristo’nun “psikoloji içerisinde bilginin oluşumu” kavramı da özellikle Yeni Eflatunculuk geleneğinden beslenerek İslam içinde yerini almıştır.

İslam kültüründe bir de tasavvuf ekolünün epistemolojik yaklaşımı vardır. Bu, Hallaç ile başlar, Arabi’ye kadar gider. Fıkıh ekolde Sünnilik içerisinde ise kitap, sünnet, icma ve kıyas; epistemoloji olgusunun merkezine alınır. -Kelam, fıkıh akımından öncedir.-

İslam’ın kuzeye -Helenistik toplumlara- yayılmasıyla “kelam geleneği” oluşmuştur. Kelam diyalektiktir: İslam’ın inanç esaslarını sistemleştirmek ve rasyonel / akla uygun bir temele dayandırmak ister. Kelamcılar olan Matüridi ve Eşari mezhepleri epistemolojiye yer verirler. Not, Batı felsefesinde epistemolojinin öncü konuma gelmesi Descartes ile olur. İlk ve Orta Çağ’da felsefenin ilgisi ontoloji / varlık bilimi ve metafiziktir. İslam dünyasında epistemolojinin üzerinde durulmasının kaynakları/kökenleri İslam’dan önceki akımlar mı yoksa kendilerinin ürettikleri mi, burası tam belli değildir. İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılmasının bu belirsizlikte rolü vardır.[178] (René Descartes[180.1]) (“İlk Çağ” ve “Orta Çağ”[180.2])

___________________
[178] Hasan Aydın, “İslam Geleneğinde Bilgi Kuramı”, Viacademia, 13 Eylül 2014, <https://youtu.be/L-EkEJduZ1E> Erişim: 4-10 Haziran 2015.
[179] Matüridi / Ebû Mansûr el-Mâtürîdî: MS ~853-944, Özbekistan, Türk (a). “Mâtürîdiyye mezhebinin kurucusu, müfessir ve fakih.” (b). Mâtürîdiyye/Matüridilik: “Ebû Hanîfe (ö. 150/767) ve Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin (ö. 333/944) görüşleri etrafında oluşan kelâm mektebi.”, “Dinde sadece nakille yetinen Selefiyye ile nakli ihmal edip aklı öne çıkaran Mu‘tezile’nin din anlayışları isabetli bulunmadığından Mâtürîdî nakille aklı uzlaştırma yöntemini uygulayıp geliştirmiştir.” (c). (a) Ali Karataş, “Mâtürîdî’nin Te’vîlâtü’l-kur’ân’ında Kur’ân’ı Kur’ân’la Tefsir”, T.C. Ankara Ü., Doktora Tezi, 2010, <https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/giris.jsp> s. VIII, 1, 2 (288334 numaralı tezi, bağlantıdan ilgili sözler üzerine arayınız ve tez no.ya tıklayıp indiriniz); (b) Şükrü Özen, “MÂTÜRÎDΔ, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2003, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/28/C28023398.pdf> Cilt: 28, s. 146; (c) Yusuf Şevki Yavuz, “MÂTÜRÎDİYYE”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2003, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/28/C28009116.pdf> Cilt: 28, s. 165; Erişimler: 1 Eylül 2015.
[180.1] René Descartes: MS 1596’da Fransa’da doğdu, 1650’de İsveç’de öldü, Fransız. filozof, matematikçi, bilim adamı. Katolik Hristiyan olduğunu kendisi söylemiştir. Ama deist ve ateist tarzda fikirleri de mevcuttur. Öyle ki Katolik kilisesi 1663 yılında onun kitaplarını yasaklatmıştır (a). Rasyonalist, dualist, septik/şüpheci. Madde yer kaplar, ruh düşünür. Ruh olmazsa madde anlanamaz. Ruhtaki herhangi bir etki bedeni etkiler. Şüphe yoluyla Tanrı’nın varlığına ulaşır ve ona inanır. Mükemmellik kavramı zihinde var ise, ben ve evren mükemmel değil ise, o zaman Tanrı vardır, der (b). Deizm: “Tanrı’nın varlığını ve âlemin ilk sebebi olduğunu kabul etmekle birlikte akla dayalı bir tabii din anlayışı çerçevesinde nübüvveti şüphe ile karşılayan veya inkâr eden felsefî ekolün adı.” (c), “Tanrı’yı yalnızca ilk sebep olarak kabul eden, evreni bir Tanrı’nın yarattığına inanmakla beraber yaratıcının evrene hiçbir müdahalesi olmadığını ve olmayacağını savunan, vahyi reddeden görüş.” (d), “(Lat. deus = Tanrı) Tanrı’ya inanmakla birlikte, belli bir dinin dogmalarını ve ilkelerini benimsemeyen; Tanrı’nın evreni yarattıktan sonra onu, kendi yasasına göre işlemek üzere kendi başına bıraktığını öne süren öğreti. Yaradancılık XVI. yüzyılda Tanrıtanımazlığın karşıtı olarak ortaya çıkmıştır. Sonradan, Aydınlanma döneminde kilise öğretisini eleştirerek us dinini savunanların öğretisi olmuştur. Belli başlı savunucuları: Jean Bodin, Herbert of Cherbury, John Toland, Shaftesbury, Voltaire, J. J. Rousseau.” (deizm’le yaradancılık eş anlamlıdır) (e). “Dualizm” (ikicilik): “Birbirinden ayrı, birbirinden bağımsız, birbirine geri götürülemeyen, birbirinin yanında ya da karşısında bulunan iki ilkenin varlığını kabul eden görüş. Şu türleri vardır: 1- (Dinsel görüşte) İki Tanrı’nın (biri iyi, biri kötü) var olduğunu öne süren anlayış (Mani dini). 2- (Tanrıbilimde) İnanç ve bilgi, yaratan ve yaratılan karşıtlığını savunan görüş. 3- (Fizikötesinde) Varlık ve oluşun, idea ve görüngünün, beden ve ruhun, ben ve ben-olmayanın, bilinç ve cisimler dünyasının birbirine karşıt ilkeler olarak varolduğuna inanan görüş. 4- (Ahlâk felsefesinde) Usu ve duyarlığı, ödev ve eğilimi birbirine karşıt ilkeler olarak benimseyen görüş.” Karşıtı tekçilik’tir (f). “Görüngü” (fenomen): “1- (Genellikle) Duyularla algılanabilen her şey. ‘Kendinde şey’in (Ding an sich, chose en soi, thing-in-itself) bağlılaşık kavramı. Görüngü, hem gerçek varlıktan, hem de salt görüntüden ayırt edilir. 2- (Fizik ötesinde) Kendinde var olan salt bir gerçekliği ortaya koyan. Örneğin Platon için duyulur dünya (görüngüler dünyası) duyulur üstü olan idealar dünyasının (Platon’a göre gerçek dünya), yani usla bilinen düşünülür dünyanın (noumenon’lar dünyasının) görüngüsüdür. Leibniz için de uzay içindeki cisimler dünyası duyulur üstü olan tinsel monad dünyasının ‘iyi temellendirilmiş bir görüngüsü’dür. 3- (Kant’ta) ‘Olabilir deneyin konusu’ olan her şey görüngüdür. Duyularla bağlı insan usu yalnızca görüngüleri (phainomenon) bilebilir, onların arkasındaki kendinde şeyleri (noumenon) bilemez. 4- (Fichte’de) Görüngü, benlin etkinliğinin ürünüdür. 5- (Görüngübilimde) Yalnızca düşünülen, dolaylı olarak bilinen içeriklere karşıt olarak, doğrudan doğruya görülenen, yaşanmış olan içerikler. Bu anlamda, bir gerçek varolan (ör. kendi iç edimlerimiz) ya da özü bakımından kavranmış bir nesne de (ör. üçgen) görüngü olabilir.” (g). “Numen”: “is. fel. …görüngü karşıtı.” (h). “Bağlılaşık”: “Biri ötekine bağlı olarak var olan, biri olmadan öteki düşünülemeyen iki şeyin, bu ilişki yönünden durumu. (Ör. Neden-etki, alıcı-satıcı, araç-erek, sıcak-soğuk, yüksek-alçak vb.)” (i). (a) Wikipedia Contributes, “René Descartes”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, <https://en.wikipedia.org/wiki/René_Descartes>; (b) M. Rıdvan Güneş, ags., s. 4, 5, 9; Erişimler: 2 Eylül 2015. (c) Hüsameddin Erdem, “DEİZM”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1994, <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/9/C09003334.pdf> Cilt: 9, s. 109; (d) TDK, ags., “Deizm”, Güncel Türkçe Sözlük; (e) TDK, ags., “Yaradancılık”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (f) TDK, ags., “İkicilik”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (g) TDK, ags., “Görüngü”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (h) TDK, ags., “Numen”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (i) TDK, ags., “Bağlılaşık”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; Erişimler: 12 Haziran 2019.
[180.2] “İlkçağ Tarihi”: “Yazılı belgelerin bulunduğu en eski zamanlardan, genellikle Batı Roma İmparatorluğunun çöküşüne (476) değin geçen zamanları konu edinen bilim.” (a). “Ortaçağ”: “İlkçağ ile 1453 ya da 1492’de başladığı varsayılan yeniçağ arasında kalan zaman kesimi.” (b). (a) TDK, ags., “İlkçağ Tarihi”, BSTS – Tarih Terimleri Sözlüğü; (b) TDK, ags., “Ortaçağ”, BSTS – Tarih Terimleri Sözlüğü; Erişimler: 13 Haziran 2019.

 

Kelamcılar, bilgi mümkün müdür, diyerek Mutezile-Maturidi-Eşari ekolleri şunu der: Bir hakikat olan dış dünyanın nesnel bilgisi insanlarca elde edilebilir. Bunu söylerken “bilginin imkânını/mümkünlüğünü reddeden” agnostik, nihilist ve/veya şüpheci olan Eski Yunan sofistlerine gönderme yapar. Bir Eşari kelamcısı Bağdadi’ye göre, bilgi yoktur diyeni dövmek ve malını elinden almak gerekir, dayağın acısından şikâyet edip mallarını geri isterlerse, malın bir gerçekliği yoksa bu sıkıntı da nedir, acı varsa siz de varsınız mal da, demektedir. Arapçada “hakikat” kelimesinin 3 anlamı vardır: Tanrı, nesnel gerçeklik ve doğruluk. Bağdadi safsata yöntemiyle kurnazca sofistlere şöyle sorar, hakikatin yokluğunun bir hakikati var mı, bu soruya evet desen de hayır desen de hakikati kabul etmiş olursun. Yine, hakikatin veya bilginin yokluğunu biliyor musunuz, sorusuna verilecek bir evet cevabında ise bilginin/hakikatin yokluğunu bilmek de bir bilgidir/hakikattir olarak bir çelişkiye düşülmüş olunacağını kurnazca savunur.

Kelamda bilgi, bir şeyi olduğu gibi bilmektir. Mutezile düşünürleri, bilgi, bir şeye olduğu gibi inançtır, derken bilgi ile inancı sallaştırır. Matüridi ve Eşari ise buna ters olarak, tanrı bilgi değildir, deyip, bir şeyi olduğu gibi bilmektedir, der.

Aristo “üçüncü halin imkânsızlığı” ilkesi gereğince bilgiyi ikiye ayırır: hadis ve kadim bilgi. Hadis/yaratılmış bilgi, beşeri/insani bilgidir: Kadim ise Tanrı’nın bilgisidir. Kelam, bu Tanrı bilgisine; her şeyi Allah bilir, bu, tümel -tek- bilgidir, akıl yürütme ile olmaz, “üst” bir bütündür, der: Beşeri bilgiyi ise zaruri bilgi ve kesbî bilgi olarak ikiye ayırır. Zaruri bilgi, istemsiz olarak insanda doğrudan ortaya çıkan bilgidir. Bunlar 5 duyuyla elde edilen bilgilerdir, bu bilgiyi insan engelleyemez; 6. duyu da “vicdan” olarak buna eklenmiştir, bu iç duyu olarak varlık bilinci, üşüme, acıkmış olmanın farkına varma gibi kavramları içerir. Özdeşlik, mantık, matematik ilkeleri de dâhil, bir şey hem var hem yok olmaz kavramları da bu bilgi kapsamına girer. Gazali, İbn Sina’dan da etkilenerek zaruri bilgi için, insanın bilgileri algılayabilmesi için Tanrı insana bunu eklemiştir, derken o, Platon’un önceyi “anımsama” kuramıyla bağdaşır. Gazali’ye göre 1+1=2’dir, 3 değildir, bunun gibi mantık dışı şeyler yoktur, akla uygun mantıklı şeyler ise vardır. Bu evveliyattır ve bunu Tanrı insan zihnine önceden yerleştirmiştir. Bu, -tuz beyazdır gibi- 5 dış duyuyla elde edilen bilgilerdir. Korku, sevinç gibi duyular da iç duyulardır. Akıl bu bilgilere, duyu ve tekrarlardan sonra orada oluşan gizli bir kıyas yoluyla ulaşır. Tevatür haber de zaruri bilgi içinde yer alır, o, toplum tarafından geleceğe aktarılan -doğru- bilgilerdir, örneğin Hz. Muhammed peygamberdir, Kur’an ona inmiştir gibi. Yine Gazali’ye göre dördün yarısı ikidir, bu açık seçik -doğrudan- bir bilgi değildir, bunu bilmek için 1+1’in 2 ettiğini de bilmek gerekir, ara bilgiler bizi bilgiye götürür, her ara bilgiyi de başka bir ara bilgi oluşturur, der ve ekler: Her nesne/madde aracılı olarak bilinir.[181] (Not[182]) (“Zaruri”, “Kesbî”, “Evveliyat”, “Tevatür”[183])

___________________
[181] Hasan Aydın, “İslam Geleneğinde…”, ags.
[182] Ve benim de burada aklıma bir soru gelerek görüşüme göre: Bu bizi şu soruya götürür: Eğer bir insan önceden hiçbir şey görmezse ve o insan bir anda oluşup sadece bir bardak görse, o bardağı görebilir mi?
[183] “Zaruri”: “1. Zorunlu. 2. Gerekli” (a). “Kesbî”: “sf. (kesbi:) esk. Sonradan elde edinilmiş, sonradan kazanılmış.” (b). “Evveliyat”: “ç. is. Bir işin önceki evreleri, öncesi, önceleri.” (c). Evveliyyât: “Zihnin, doğrulamak için hiçbir vasıtaya başvurmadan kendiliğinden kabul ettiği önermeler için kullanılan mantık terimi.” (d). “Tevatür”: “is. esk. 1. Bir haberin ağızdan ağıza yayılması, yaygın söylenti.” (e). Mütevâtir veya tevâtür haber, kanıtlanabilecek herhangi bir delili olmayan haberdir (f). (a) TDK, ags., “Zaruri”, Güncel Türkçe Sözlük; (b) TDK, ags., “Kesbî”, Güncel Türkçe Sözlük; Erişimler: 13 Haziran 2019. (c) TDK, ags., “Evveliyat”, Güncel Türkçe Sözlük; (d) Mustafa Çağrıcı, “ZARÛRİYYÂT”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2013, <https://islamansiklopedisi.org.tr/evveliyyat> <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/44/C44014234.pdf> Cilt: 44, s. 146; (e) TDK, ags., “Tevatür”, Güncel Türkçe Sözlük; (f) H. Yunus Apaydın, “MÜTEVÂTİR”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2006, <https://islamansiklopedisi.org.tr/tevatur> <https://cdn.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/32/C32010493.pdf> Cilt: 32, s. 208; Erişimler: 16 Temmuz 2019.

 

Kesbî bilgi ise bir eylemin yaratıcı, bir de kesb/kazanım boyutu vardır. O, kazanılmış bilgidir, zarurinin aksine iradeli/istemli olarak ortaya çıksa da o da sonuçta yaratıcı eşliğinde oluşmuştur. Bu bilgiler, her tür kıyasla/çıkarımla/analojiyle / akıl yürütmeyle elde ettiklerimizdir. Burada, görünürden görünmez yorumlanarak dini bilgiler incelenir. Zaruri ve kesbî bilgiler kazanılmış bilgilerdir.[184] (“Analoji”[185])

Felsefenin etkisiyle Aristo yolunda yürüyen Farabi ve İbn Sina’dan etkilenen Gazali, kazanılmış bilgiyi sistemleştirmiştir. O, kıyasla ve tümevarımla gerçek bilgiye ulaşmayı ele almıştır.[184] (“Tümevarım”, “Tümdengelim” vd.[186])

Kelam geleneği Hint ve Yunan atomculuğundan yola çıkarak şunu geliştirmiştir: “töz gelenek metafiziği”. Burada nedensellik/determinizm reddedilir ve Tanrı “her şeyi” her an, anlık olarak yaratır inancı vardır. Matüridi ve Eşari bunu kabul etse de Mutezile akıl yürütme ile determinik bir çıkarıma inanır. Kelama göre duyum ile idrak arasında fark vardır, bir şeyi görürüz ama onu algılayamayabiliriz, bir şeyi görebilmek için onun “var” olması yeterlidir; maddenin, ışığın ve gözün olmadığı bir yerde bir şey idrak edilebilir, o şey cisimsel olmayan Allah’tır ve onu idrak edip görebiliriz. Bu idrak mistiktir ve Mutezile buna karşı çıkar. Kelamcının, Tanrı, insanda, maddi ve duyusal koşullara gerek duymadan idrak yaratabilir görüşü tasavvufta vehbi bilgiyi doğurur: Yine kelamcının “sürekli yaratma teorisi” de tasavvufta “sürekli tanrısal tecelli”yi doğurur. Kelamcı, Tanrı, peygamberin bilincinde onun peygamber olduğunu yaratır, der. Kelamcı, eski Arap geleneğindeki gibi “rivayet”leri doğru olarak kabul eder. Ona göre; göreceli, öznel ve şüphe olguları yoktur çünkü bu evren Tanrı’nın varlığının kanıtıdır: İdrak, maddi koşullardan tamamen bağımsızdır: Akıl ve duyularda ortaya çıkan bilgiyi anlık Tanrı yaratır.[184] (“Töz”[187]) (“Metafizik” vd.[188]) (“Determinizm” vd.[189]) (“Duyum”, “İdrak” vd.[190]) (“Vehbi”[191])

İslam filozoflarına göre bilgi, nesnenin suretinin insan zihninde oluşmasıdır. Nesne duyularla soyutlaşır ve işlenerek akla gider, böylelikle “bilgi” oluşmuş olur. Bu, Aristo ve Yeni Eflatunculuk görüşünün İslam’da yansımasıdır. Dış duyularla algılanan/gelen, iç duyularla soyutlaşan bilgi hâlâ bir maddi ilintilerle / insan vücuduyla ilişkilidir, öyle ki tümel/gerçek/öz bilgi tamamen soyut olmalıdır. Peki, bu bilgi nasıl oluşur? Aristo’ya göre onu oluşturan “etkin akıl”dır: İnsanda edilgin ve etkin akıl vardır: Etkin akıl insana ait bir yetidir. Yeni Eflatunculara göre ise o, Tanrı’dır. İslam filozoflarında -Kindi, Farabi, Sina’da- ise bu etkin akıl, Cebrail’dir. Özetle, insanın aklı edilgindir, insan bilgiyi dış duyularla -görme, dokunma gibi 5 dış duyuyla- kazanır, iç duyularla -ortak duyu, hayal gücü, kuruntu, hafıza ve hayalleme gücüyle- bunu soyutlaştırır fakat burada bilgi hâlâ maddeyle ilintilidir, tümeli elde edememiştir. Hayal gücü, somutla soyut arasında bir köprü gibidir. Farabi ve Sina’ya göre etkin akıl kişinin düşünme gücünü aydınlatırsa bilimsel felsefi bilgi türer, etkin akıl kişinin hayal gücünü aydınlatırsa peygamberlik kurumu ortaya çıkar. Dinin ortaya koyduğu bilgi, hayal gücüsel yani insanların anlayacağı türden simgesel ve semboliktir. Bunda toplumun kültürü ve bilinç düzeyinin etkisi vardır. Etkin akıl insan zihnini aydınlatmadığı sürece o hakikati göremez. Tasavvufta ise insan dünyadan el etek çekerse Tanrı onu hakikate kavuşturur inancı vardır: Zihni bütün unsurlardan temizlerseniz, sizde Tanrısal -vehbi- bilgi oluşur.[184] (“Edilgin” ve “Etkin”[192]) (Not[193])

Sonuç olarak kelamcı bilgiyi akla uygun açıklamaya çalışsa da her an yaratma ile bunu zedeler. İslam filozofları bilginin temeline insanın dışındaki etkin aklı yerleştirip mistik alana kaymış olurlar. Mutasavvıflar ise dünyadan el etek çekerek hakikate ulaşmaya çalışır. İslam geleneğinde bilgi kuramı, Tanrı tarafından insana sunulmuş metafiziksel mistik/gizemli bir hal alır.[184]

___________________
[184] Hasan Aydın, “İslam Geleneğinde…”, ags.
[185] “Analoji” (benzeşim): “1- (Eukleides’te) İki ya da daha çok çift terimleri ikişer ikişer birleştiren ilişkinin özdeşliği; özellikle: matematik oranlar. 2- (Aynı anlamda, ama somut olarak) Aralarında aynı bağıntı bulunan terimler dizgesi. 3- İki oranın benzerliği, eşitliği. 4- Birbirine benzeşen organların ilişkisi. (Ör. insanda kolun kuşun kanadına benzer oluşu.) 5- Genel görünüşünde birbirine benzemeyen ve aynı kavram altına konamayan şeyler arasında az ya da çok uzaktan benzerlik. Birçok belirtilerde uygunluk. 6- Benzerliği bilgi ilkesi ve kaynağı olarak kullanma. (Ör. Benzerliklere dayanarak çıkarım yapma.)”. TDK, ags., “Benzeşim”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü, Erişim: 12 Haziran 2019.
[186] “Tümevarım”: “Tekil olandan, özel olandan genel olana giden, tek tek olgulardan genel önermelere varan yöntem; burada ve şimdi gözlenilmiş olanlardan belli bir türün bütün durumları için geçerli olan yasaya gider. Tam olan tümevarım (Lat. inductio compléta)’da olanaklı olan bütün durumlar araştırılmıştır, bundan dolayı mantıkça zorlayıcı bir niteliği vardır; tam olmayan, bundan böyle olasılı olan tümevarımdan (Lat. inductio incompleta) tam olanı ayırmak gerekir.” (a): Karşıtı tümdengelim: “Tümdengelim”: “1- Varılan sonucun zorunlu ve kesin olarak geçerli olduğu (kesin sonuca vardıran) mantıksal işlem. Bu çıkarım biçiminde öncüller doğru ise sonuç önermesi de zorunlu olarak doğrudur. 2- Tümel olandan tikelin, genel olandan özelin çıkarılması. Tümel bir önerme aracılığı ile somut bir olayın bilgisine ulaşma. Tümdengelimin mantıksal biçimi: tasım (syllogismus) ve tasıma dayanan kanıttır. 3- Tümdengelimli yöntemle eşanlamlı. 4- Tümdengelimli yolla birbirine bağlı önermeler topluluğu. Deneyüstü tümdengelim (transsendental deduktion): Kant’ın kullandığı deyim. Önsel kavramların duyu dünyasındaki nesnelere nasıl uygulanabileceğini nesnelerle nasıl ilişkisi olabileceğini açıklama biçimi.” (b). “Tasım”: “İki öncüllü çıkarım (dolaylı çıkarım): Ortak bir orta terimle birbirine bağlanabilen iki önermeden (iki önermede ortak bir terimin bulunması ile) yapılan çıkarım. Verilmiş iki önermeden, bu önermelerin içerdiğini içinde bulunduran bir üçüncü önermeyi çıkarma işlemi. kendilerinden çıkarım yapılan önermelere öncüller (praemissa), bunlardan çıkarılan önermeye (conclusio) denir.” (c), “Örn. ‘Bütün kediler memelidir, bütün memeliler omurgalıdır, öyleyse bütün kediler omurgalıdır.'” (d). (a) TDK, ags., “Tümevarım”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (b) TDK, ags., “Tümdengelim”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (c) TDK, ags., “Tasım”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (d) TDK, ags., “Tasım”, BSTS – Mantık Terimleri Sözlüğü; Erişimler: 12 Haziran 2019.
[187] “Töz”: “(Yun. hypostasis, hypokeimenon = altta bulunan): (Yunanca’da ousia = öz de aynı anlamda kullanılır.) Değişen durumlar ve niteliklere karşı kalıcı olan; bir başka şeyle ya da bir başka şeyde değil, kendi kendisiyle, kendikendisinde var olan. Öznede değil, kendinde var olan. Bağımsızca kendi içinde var olan. Spinoza’nın tanımı ile ‘Varoluşu için başka bir şeye gereksinme duymayan şey.’ … Modern doğa bilimleri için töz, görüngülerin taşıyıcısı anlamında biçimsel bir kavramdan başka bir şey değildir.”. TDK, ags., “Töz”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü, Erişim: 12 Haziran 2019.
[188] “Metafizik” (fizikötesi): “Varlığın son temelleri, özü ve anlamı üzerine öğretiler. Aristoteles’in ilk felsefe (prote Philosophia), adını verdiği ‘bütün var olanlar için ortak ilkeleri’ araştıran yapıtı, sonradan Aristoteles’in yapıtları bir araya toplanırken ‘Fizik’ (Physika)’ten sonraya konduğu için ‘fizikten sonra’, ‘fizikten öte’ anlamına gelen fizikötesi (Meta ta physika) adını almıştır. İlkin Yeni Platoncular, rastlantıyla verilen bu adın, içerik bakımından doğayı aşan anlamına işaret etmişlerdir. Fizikötesi türlü biçimlerde ortaya çıkar: a. Var olanların kendisi üzerine öğreti (varlıkbilim). b. Evrenin özü üzerine öğreti (evrenbilim), c. İnsan üzerine öğreti (felsefî insanbilim ve varoluşçu felsefe), d. Tanrı’nın varoluşu ve özü üzerine öğreti (Tanrıbilim). e. Kant’ın bilgi bakımından fizikötesini eleştirip ‘kılgılı usun üstünlüğü’ ilkesi ile ahlâk alanında kurduğu ahlâk fizikötesi. Fizikötesi a. Spekülatif olabilir: En yüksek bir genel ilkeden tüm gerçekliği çıkarmak ister, b. Tümevarımsal olabilir: Tek ek bilimlerin sonuçlarından bir bireşime varmaya çalışarak bir evren tablosu ortaya koymak ister.” (a). “Kılgı”: “is. fel. Bir sanat ve bilim dalının ilkelerini düşünce alanından uygulama alanına geçirip gerçekleştirme işi, uygulama, tatbik, ameliye, pratik.” (b). “Bireşim”: “1- Bir çokluğu birlik içinde toplama, birleştirme: a. Çeşitli öğeleri bir araya getirme, bir bütün içinde birleştirme, b. Bu birleştirmenin sonucu. … 2- (Yöntem olarak) Tümdengelim yöntemi: Yalından karmaşık olana, tümelden tikele, zorunludan olasılıya, ilkeden onun uygulanmasına, genel yasadan bireysel duruma, nedenden etkiye, öncülden varılan sonuca giden düşünme biçimi; çıkarımsal usavurma. 3- Eytişimsel süreçte üçüncü evre: Sav-karşısav karşıtlığının daha yüksek bir bütünde ortadan kaldırılması: eytişimsel bireşim.” (c). “Usavurma”: “Bilinen ya da doğru olarak kabul edilen belli önermelerden başka önermeler çıkarma. Türlü bilimlerde türlü usavurma yolları ve uygulamaları, her birinin de kendine özgü yöntemleri vardır; ama hepsi iki temel yönteme indirgenebilir: tümdengelim ve tümevarım. Tümdengelimli bir usavurmada çıkarım zorunludur (kesin); tümevarımlı usavurmada olasılı ya da yanlış olabilir.” (d). “Eytişim” (diyalektik): “1- (Kavramsal yöntem) Bir kavramdan öteki kavrama çelişmeleri ortadan kaldırarak ilerleyen mantıksal düşünme yolu: a. (Sokrates’te) Doğruya varmak, kavramları açıklığa kavuşturmak, belirlemek ve bunların kesin tanımlarını bulmak için karşıtlıklar içinde ilerleyen karşılıklı konuşma yöntemi, b. (Platon’da) İdeaların bilgisine vardıran yol; en yüksek bilim; mantıksal yöntem, c. (Aristoteles mantığında) Tanıtlama yolu. 2- Usun içine düştüğü çelişmeler öğretisi. Bu yönden özellikle Kant’ta: Koşulsuz olana, salt olana ulaşmak isteyen usun zorunlu olarak içine düştüğü çelişmeler. 3- Usun gelişme yasası (Alman idealizmi). Buna göre özellikle Hegel’de usun ve tinsel gerçekliğin karşıtlıklar içinden geçerek ilerlemesi ve kendini bulması. Eytişimin temellendirilişi: Çelişme ve karşıtlıklar yalnızca olumsuz değillerdir; onlarda olumlu, ileriye götürücü, yaratıcı güç de vardır, karşıtlardan bir birleşim de doğar. Hegel’in geliştirdiği üçlü yöntem: thesis (koyum, sav), antithesis (karşı koyum, karşı sav), synthesis (birlikte koyum, birleşim). Bu son evrede birbirine karşıt olan şeyler birleşirler, birbirleriyle uzlaşırlar. İnsanlık tarihi Hegel’e göre eytişimsel bir konuşma gibidir; bu konuşma, söz-karşısöz daha yüksek bir birlik içinde ilerler, ama bu birlik de yeniden bir karşıtlığın çekirdeği olur ve böylece daha ilerideki gelişmelere doğru itici bir gücü içinde bulundurur. Bu devinim ve ilerleme içinde us kendi kendini açar. Dünya tarihi böylece mantıksal ide’nin gelişmesidir. 4- Marx’ın eytişimsel özdekçiliğinde ekonomik gelişme yasasını dile getirir. Marx da Hegel gibi, dünyanın gelişmesinin eytişimsel bir biçimde olduğunu söyler, ama bu gelişmeyi idelerden kalkarak değil, insanın daha aşağı doğa katmanlarından (içgüdü) kalkarak açıklar. Bir tarih dönemini belirleyen, o dönemin ekonomik yapısıdır ona göre. Toplumdaki gerçek itici güçler, ekonomi ile ilgili güçlerdir. Tarihin gidişi de bir ekonomi savaşıdır, bütün tarih sınıfların savaşıdır. Büyük eytişimsel üçlü adım Marx’a göre: Anamalcılık (kapitalizm) (thesis) -emekçiler buyurganlığı (proletaria diktatörlüğü) (antithesis)- sınıfsız toplum ve herkese eşit mutluluk (synthesis) basamaklarından oluşur.” (e). (a) TDK, ags., “Fizikötesi”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (b) TDK, ags., “Kılgı”, Güncel Türkçe Sözlük; (c) TDK, ags., “Bireşim”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (d) TDK, ags., “Usavurma”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (e) TDK, ags., “Eytişim”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; Erişimler: 12 Haziran 2019.
[189] “Determinizm” (belirlenimcilik): “(Lat. determinare = sınırlama, belirleme): I. (Doğa bilimlerinde) Evrende bütün olup bitenlerin nedensellik bağlantısı içinde belirlendiğini öne süren görüş. II. (Tanrıbilimde) Evrendeki olayların yanısıra insanın istencini de Tanrı’nın belirlediğini öne süren öğreti. III. (Ahlâk felsefesinde) 1- İnsanın isteme ve eylemlerinin iç ve dış nedenlerle belirlenmiş olduğunu, dolayısıyle salt bir istenç özgürlüğü olamayacağını savunan görüş. Buna göre: a. İstenç ve eylem dış etkenlerin ürünüdür (mekanist belirlenimcilik), b. İnsanın istemeleri her zaman içinde bulunduğu toplumsal koşullara bağlıdır; bu koşullar istenci belirler (toplumsal belirlenimcilik), c. İnsanın eylemlerini tarih belirler (tarihsel belirlenimcilik). 2- İstenç ve eylemleri iç etkenlerin, ben’in, kişiliğin ürünü olarak gören anlayış. İstencin ve eylemin nedeni kişilik olarak alındığından özgürlüğe de yer verilmiş olur (özbelirlenim: autodeterminismus).” (a): Karşıtı belirlenmezcilik’tir: “Belirlenmezcilik”: “(Lat. in-de-terminare = sınırlanmama, belirlenmeme): 1- (Genel olarak) Nedensellik yasasına bağlı olmayan, bir nedene bağlanmayan olay ve durumların da bulunduğunu öne süren görüş. 2- (Özellikle ahlâk felsefesinde) İnsan istencinin hiç bir koşula bağlı olmadığını, içinde bulunduğu koşullarla belirlenmediğini, insanın özgür istencinin nedensellik yasasına bağlı olmadığını savunan görüş.” (b). (a) TDK, ags., “Belirlenimcilik”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (b) TDK, ags., “Belirlenmezcilik”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; Erişimler: 12 Haziran 2019.
[190] “Duyum”: “1- Bir kimsenin, yalınç bir uyaranın sinir hücrelerinde oluşturduğu itmeyi duyması. 2- Bir duyusal sinirle beyne ulaşan uyaran.” (a), “Yalınç”: Basit (b), “Duyum”: “Bir duyu organının uyarılmasıyla oluşan psiko-fizyolojik olay (ışık duyumu, gürültü duyumu vb.). Felsefe ve ruhbilimde: a. Duyumlama edimi. b. Algıları oluşturan, doğrudan doğruya verilmiş gereç. c. Yapma çözümlemelerle elde edilen ya da araştırılan, algının en yalın kurucu parçaları; bu kurucu parçalara en yalın belirli uyarımlar karşılıktır. Dirimbilimsel fizyolojik olarak: Bir canlının bir anlık bir devinim ya da organ durumunun bir özeğe bildirilmesi.” (c), “is. 1. Duyu. … 3. fizy. Kişinin duyular yoluyla elde ettiği izlenim, ihsas.” (d). “İdrak” (algı): “Dış dünyanın uyarısı ile meydana gelen fiziksel duygunun zihinsel yorumu.” (e), “is. (idra:k) 1. Anlama yeteneği, anlayış, akıl erdirme. 2. Erişme, ulaşma. 3. ruh b. Algı.” (f), “Belleğin katkıları ve bir duyusal izlenimle ortaya çıkan, karmaşık, nesnel bilinç içeriği. Özellikle görsel algılar, dışımızdaki varlığın, şeylerin, nesnelerin biçim ve durumları konusundaki betimlemelerimizin yapısına girer.” (g), “Betimleme”: “Somut gerçekliği içinde bir nesnenin, kendine özgü belirtilerini elden geldiğince tam ve açık seçik bir biçimde göz önüne serme.” (h), “Bir olayı, bir varlığı ya da bir kavramı göz önünde canlandıracak biçimde söz ya da yazı ile anlatma.” (i), “is. Tasarlama, bir şeyi sözle veya yazıyla anlatma, göz önünde canlandırma, tasvir.” (j). “İdrak” (algı): “Bir şeye dikkati yönelterek, duyular yoluyla o şeyin bilincine varma. Bir nesne duyular aracılığıyle algılanır, ancak algı duyusal izlenimlerden daha fazla bir şeydir, bilinçli bir farkına varmadır, duyumları bilince ileten bir olaydır. Algıda: a. algı olayı, b. algı içeriği, c. algı nesnesi ayırt edilir. Algılar şu iki türe ayrılabilir: 1- Dış algı: Dışdünyadaki nesnelere yönelen, onlarla ilişkili olan algı. 2- İç algı: İçdünyanın gerçeklerine (ruhsal durumlar, ruhsal edimler, ruhsal içerikler) yönelen ve onlarla ilgili olan algı.” (k). “Dışdünya”: “1- İç algılarla kavranan şeylere karşıt olarak dış algılarla kavranan şeylerin tümü. 2- İnsanın içdünyasına, ruhsal yaşamına karşıt olarak onun dışında bulunan dünya. 3- “Ben”den ayrı olanın tümü; bilinçten bağımsız olan, bilincin dışında olan şeylerin oluşturduğu dünya.” (l). “İçdünya”: “Bilincin dışında olan şeylerin karşıtı olarak: bilincin içinde olan şeylerin tümü. 2- Kişinin iç yaşantılarının oluşturduğu bütün.” (m). “İdrak” (algı): “Nesnel dünyanın başta görme örgeni olmak üzere insanın duyu örgenlerini etkilemesi ve böylece nesnelerin bilinçte yansıması.” (n). “Örgen”: Organ (o). “Organ”: “Belli bir göreve sahip vücut parçası veya oluşum.” (r). “İdrak” (algı): “is. ruh b. Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma, idrak.” (p), “Dış dünyanın duyusal etkilemelerinin bilinçte uyardığı izlenimler; söz konusu etkilemeler akımmıknatıssal dalgalar ve ses dalgaları aracılığıyla olur.” (s). “Bilinç”: “İnsanın çalışma süreci içinde, eş deyişle toplumsal ilişkiler süreci içinde nesnel çevresini ve kişisel varoluşunu anlamasını sağlayan düşünsel süreçlerin toplamı.” (t), “(Yun. syn-eidesis = birlikte bilme): 1- İnsanın kendisi, yaşantıları ve dünya üzerindeki bilgisi; aynı zamanda da düşünme ve kendini tanıma yeteneği, a. Benle ilgili bütün yaşantıların tümü olarak bilinç; her türlü içten yaşamalar; kendi üzerinde bilinç, b. Bir şey üzerinde bilinç; nesnel bilinç; düşünme, algılama, duyma, isteme, bekleme gibi bir ereği olan, bir şeye yönelen, (intentional) edimleri olanaklı kılan (şey).” (u) (TDK sözlüklerinde “şey” diye belirtilen enden sözlerden biri), “1- Duyum, heyecan, düşünme ya da başka bir ruh etkinliğiyle nitelenen durum, 2- Ben’in kendi etkinlik ve duygulanmalarını sezebilmesi. 3- Geniş anlamda zihin. 4- Bir topluluktaki ruhsal etkinliğin ya da ruhsal durumların tümü.” (v), “Algı ve bilgilerin anlıkta duru ve aydınlık olarak izlenme süreci.” (y), “Algıları ansal düzeyde bilgiye dönüştüren süreç. bakınız: an, anlak.” (z), “Bir insanın herhangi bir anda bütün ruhsal ve vücut çalışmalarından, davranışlarından haberli olması -bilgi sahibi olması- halidir.” (z1), “is. 1. İnsanın kendisini ve çevresini tanıma yeteneği, şuur. … 3. Dimağ. 4. mec. Temel bilgi, temel görüş. 5. ruh b. Algı ve bilgilerin zihinde duru ve aydınlık olarak izlenme süreci.” (z2). “An”: “Olay, nesne ya da durumlar karşısında kavramsal ayrıştırma ve birleştirme işlevinde bulunan üst yeti.” (z3), “Zamanın bölünemeyecek kadar kısa parçası, lahza.” (z4). “Anlık”: “1- Usavurma, yargılama ve anlama gücü. 2- Duyu ve istençten ayrı olarak düşünülen bilme yetisi. 3- Kavrayış gücüyle ilgili görevlerin tümü. 4- Bir kimsenin yaşayışı boyunca edindiği anlayışların toplamı.” (z5), “Küçük ya da sonsuz küçük bir sürede olan.” (z6), “Anlama, düşünme gücü; bilme yetisi; kavramlarla düşünme yetisi. 1- (Skolastik felsefede) Duyum (sensatio), us (ratio), anlık (intellectus) basamaklanmasında en yüksek yere konulan düşünme ve bilme yetisi. Usun duyumlarla alınan gereçleri kavramsal olarak işlemesine karşılık, anlık her türlü duyarlıktan bağımsız olan idelerin bilgisine vardırır. 2- (Skolastikten sonra) Usla bir tutulan, biçimleri, bağlantıları kavrama ve böylece bilgi ve görüş kazanma yetisi. 3- (Aydınlanmadan beri) Bilgi yetileri basamaklamasında ustan bir alttaki basamağa konulan düşünme ve bilme yetisi. Bu yeti: a. kavramlar, kurallar, kategoriler, açık, somut düşünceler yetisi olarak; b. ayırma, çözümleme, soyut düşünme yetisi olarak; c. kılgılı yönden planlar yapan yeti olarak düşünülür. 4- Kant usun ve anlığın skolastikteki anlamlarını tersine çevirmiş, kavram kurmayı anlığa, ideler bilgisini de usa bağlamıştır. 5- Anlamaktan türetilmiş olarak: a. Anlam bağlamlarını kavrama yeteneği, b. Anlayış.” (z7), “entelekt… enstantane” (z8). “Anlak” (zeka): “Anlama ve kavrama kapasitesi. Zekâ.” (z9), “Kavrayış; anlayış; kavrama ve yargılama yetisi. Buna göre: 1-Karışık şeyleri, olayları çabuk kavrama, ve kolaylıkla onlara uyma yeteneği. 2- Bilmeye yönelen yeti ve yeteneklerin toplamı (algılama, kavrama, soyutlama, kavram kurma, genelleştirme, birleştirme, sonuç çıkarma, eleştirme, yargılama, çözümleme), a. (Duyuma karşıt olarak) Anlıkla eşanlamlı, kavramsal bilgi yetisi, b. (İçgüdüye karşıt olarak) Ereğe erişmek için araçlardan düşünerek, bilerek yararlanma; isteyerek etkin olma yetisi, c. Olayları ya da başkalarının düşüncelerini kolaylıkla kavrama yetisi. 3- Olanakları yakalama, kavrama, yeni ödevlere ve yeni durumlara kendini uydurma ve onlarda kolaylıkla yolunu bulma yeteneği ve becerisi (kılgılı anlak). 4. Bağlantıları kavrama, görüşler edinme yetisi; tinsel kavrama gücü; tinsel uyanıklık; çabuk düşünme ve yargılama yetisi (kuramsal anlak). Anlağın en aşağıdan en yükseğe (öke) değin dereceleri vardır; anlak derecelerinin saptanması için testler uygulanır; belli sınırlarla hayvanlarda da anlağın bulunduğu kabul edilir.” (z10). “Öke”: “(Lat. genius, gigno = yaratıyorum, meydana getiriyorum): Yaratıcı yeteneğin en yüksek derecesine ulaşmış kişi.” (z11), “is. Deha sahibi kimse, dâhi.” (z12). “Anlak” (zeka): “İnsanın yaşadığı deneylerden soyutlama ve öğrenme yoluyla yeni durumlara uyma yeteneği.” (z13), “Öğrenme, araç geliştirme ve çevreye uyma olanağı sağlayan, bellek, istenç, yoğulum gibi bileşenlerden oluşan üst yeti.” (z14), “1- Olayları bağımsız olarak düşünebilme, yeni durumlara başarıyla uyabilme, eylem ve tutumları belli bir düşünce ya da erek çevresinde toplayabilme yeteneği. 2- Algılama, belleme, çağrışım yapma, imgeleme, yargıda bulunma, usavurma, soyutlama, genelleme gibi ruhsal işlevlerin tümüne verilen ad.” (z15), “is. (zekâ:) ruh b. İnsanın düşünme, akıl yürütme, objektif gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamı, anlak, dirayet, zeyreklik, feraset” (z16). “Bellek”: “1- İzlenimleri, algıları vb. saklama ve yeniden bilinçte canlandırma yetisi. 2- İzlenimlerin, algıların vb. saklandığı yer.” (z17), “1- Eskiden görülmüş, işitilmiş, koklanmış, tadılmış nesneleri ve türlü yaşantıları yeniden anımsama yetisi. 2.-Algılanan nesnelerin ve yaşantıların bilinçte iz bırakması, saklanması ve gereğinde yeniden üretilmesi yeteneği. 3- Zihnin, belleme ve anımsama gücü.” (z18), “is. ruh b. Yaşananları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücü, dağarcık, akıl, hafıza, zihin.” (z19). “Akıl”: “is. 1. Düşünme, anlama ve kavrama gücü, us. 2. Öğüt, salık verilen yol. 3. Düşünce, kanı. 4. ruh b. Bellek” (z20). “Zihin”: “1- Bilincin, algılama ve düşünme görevini yerine getiren bölümü. 2- Zihinsel yetilerin tümü. 3- Bellek.” (z22), “is. 1. Canlının duygu ve davranışlar dışındaki ruhsal süreç ve etkinliklerinin bütünü. 2. ruh b. Bellek. 3. Anlayış, kavrayış. 4. Bilinç, dimağ.” (z23). (a) TDK, ags., “Duyum”, BSTS – Eğitim Terimleri Sözlüğü; (b) TDK, ags., “Yalınç”, Güncel Türkçe Sözlük; (c) TDK, ags., “Duyum”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (d) TDK, ags., “Duyum”, Güncel Türkçe Sözlük; (e) TDK, ags., “İdrak”, BSTS – Biyoloji Terimleri Sözlüğü; (f) TDK, ags., “İdrak”, Güncel Türkçe Sözlük; (g) TDK, ags., “Algı”, BSTS – Aydınlatma Terimleri Sözlüğü; (h) TDK, ags., “Betimleme”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (i) TDK, ags., “Betimleme”, BSTS – Yazın Terimleri Sözlüğü; (j) TDK, ags., “Betimleme”, Güncel Türkçe Sözlük; (k) TDK, ags., “Algı”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (l) TDK, ags., “Dışdünya”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (m) TDK, ags., “İçdünya”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (n) TDK, ags., “Algı”, BSTS – Toplumbilim Terimleri Sözlüğü; (o) TDK, ags., “Örgen”, Güncel Türkçe Sözlük; (r) TDK, ags., “Organ”, BSTS – Patoloji Terimleri Sözlüğü; (p) TDK, ags., “Algı”, Güncel Türkçe Sözlük; (s) TDK, ags., “Algı”, BSTS – Fizik Terimleri Sözlüğü; (t) TDK, ags., “Bilinç”, BSTS – Toplumbilim Terimleri Sözlüğü; (u) TDK, ags., “Bilinç”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (v) TDK, ags., “Bilinç”, BSTS – Eğitim Terimleri Sözlüğü; (y) TDK, ags., “Bilinç”, BSTS – Ruhbilim Terimleri Sözlüğü; (z) TDK, ags., “Bilinç”, BSTS – Yöntembilim Terimleri Sözlüğü; (z1) TDK, ags., “Bilinç”, BSTS – Zooloji Terimleri Sözlüğü; (z2) TDK, ags., “Bilinç”, Güncel Türkçe Sözlük; (z3) TDK, ags., “An”, BSTS – Yöntembilim Terimleri Sözlüğü; (z4) TDK, ags., “An”, Güncel Türkçe Sözlük; (z5) TDK, ags., “Anlık”, BSTS – Eğitim Terimleri Sözlüğü; (z6) TDK, ags., “Anlık”, BSTS – Fizik Terimleri Sözlüğü; (z7) TDK, ags., “Anlık”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (z8) TDK, ags., “Anlık”, Güncel Türkçe Sözlük; (z9) TDK, ags., “Anlak”, BSTS – Biyoloji Terimleri Sözlüğü; (z10) TDK, ags., “Anlak”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (z11) TDK, ags., “Öke”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (z12) TDK, ags., “Öke”, Güncel Türkçe Sözlük; (z13) TDK, ags., “Anlak”, BSTS – Toplumbilim Terimleri Sözlüğü; (z14) TDK, ags., “Anlak”, BSTS – Yöntembilim Terimleri Sözlüğü; (z15) TDK, ags., “Zekâ”, BSTS – Eğitim Terimleri Sözlüğü; (z16) TDK, ags., “Zekâ”, Güncel Türkçe Sözlük; (z17) TDK, ags., “Bellek”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (z18) TDK, ags., “Bellek”, BSTS – Eğitim Terimleri Sözlüğü; (z19) TDK, ags., “Bellek”, Güncel Türkçe Sözlük; (z20) TDK, ags., “Akıl”, Güncel Türkçe Sözlük; (z22) TDK, ags., “Zihin”, BSTS – Eğitim Terimleri Sözlüğü; (z23) TDK, ags., “Zihin”, Güncel Türkçe Sözlük; Erişimler: 13 Haziran 2019.
[191] (Kişi Adları Sözlüğü‘ne pek güvenmesem de yine yazayım -burası ve 213f dipnotu olmak üzere sadece iki yerde bu sözlüğü kullandım- çünkü diğer sözlüklerde yoktu.) “Vehbi”: “Tanrı bağışı olan.”. TDK, ags., “Vehbi”, Kişi Adları Sözlüğü, Erişim: 13 Haziran 2019.
[192] “Edilgin”: “Alıcı durumda olan, etkin olmayan.” (a): Karşıtı etkin: “Etkin”: “1- Eylemde bulunan. 2- Etki yapan.” (b). (a) TDK, ags., “Edilgin”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; (b) TDK, ags., “Etkin”, BSTS – Felsefe Terimleri Sözlüğü; Erişimler: 13 Haziran 2019.
[193] İlgili paragrafın son cümlesi bana Buda’nın (MÖ 563-483) Nirvana’ya (aydınlığa, kurtuluşa) ulaşma süreci bağlamındaki bir sözünü hatırlattı: “Akıl, gelip geçici düşüncelerden temizlenmelidir.”. Bu sitedeki yazıma bk. 194. konu.

 

 

Hazırlayan: Alper Çadıroğlu
(Bitmedi, bu 2. parçaydı, daha 3. parça var.)
(Devamı için bakınız 3. parça ve kaynakça <https://www.mutlakbilim.com/felsefe-tarihi-ve-islama-yansimalari-3/>)
(Öncesi için bakınız 1. parça <https://www.mutlakbilim.com/felsefe-tarihi-ve-islama-yansimalari/>)

  • 👎 Geliştirilmeli (0)
  • 👍 Faydalı (0)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.